Gürcüler

>> Gürcüler

Dünyanın eski milletlerinden olan gürcüler,  Kafkasya’nın yerli  ve nüfus bakımından en kalabalık  ayrıca siyasal geleneği en köklü halkıdır.  Tarih boyunca geleneklerine bağlı, kendi kültür ve başarılarının üstünlüklerine duydukları güvenden kaynaklanan gururları ile ön plana çıktıkları gibi Asya’nın en iyi askerleri olarak yiğitlik ve savaşçı özellikleri ile de ün saldılar.  Gürcülerin fiziksel olarak genellikle uzun boylu, ince yapılı insanlar oldukları, yüz çizgilerinin düzgün, burunlarının geniş ve kartal gagası biçimli, göz ve saçlarının koyu renkli olduğu belirtilir.

Gürcistan topraklarında ilk insanın izlerine 400 bin yıl önce rastlanır. M.Ö. iki bin döneminde Gürcü kabilelerinin komşuları; güneyde Hitit ve Mitanlar, daha sonra Urartu ve Asurlular olmuştur. Kaynaklar, bugünkü Gürcülerin ataları olarak tarihi Gürcistan topraklarının güney batısında iki bin yıllık dönemin sonlarında kurulan Diaoh ya da Tao denilen kentleşmiş büyük bir topluluğun varlığından bahsederler. İkinci büyük topluluk ise, M.Ö. 9.–8. asırda Karadeniz’in güney ve doğu kısımlarında bulunan Kolhlardır.  Eski bir uygarlığa ve zengin bir tarihe sahip olan Gürcülerin kurdukları İberya Devleti, Kafkasya’da kurulmuş devletlerarasında büyüklük ve etkinlik bakımından en ileri derecelere ulaşmış, tarihin kaydettiği en eski ve önemli devletlerdendir.  İlk dönemlerde Gürcüler,  Kafkasya’nın çok güneylerine kadar genişlemiş ve yayılmış iseler de daha sonraları Ari kavimleri, Orta Asya’dan, İran’dan gelen kuvvetlerin önünden çekilerek Kafkasya’nın güney eteklerine yerleşmişlerdir. 

Gürcistan en eski dönemlerde Kolhida, Lazika, İberya ve kısmen Albanya olmak üzere birkaç bölüme ayrılır.  Kolhida kısmı İngur ve Rioni nehirleri arasında denizle sınır olan bölgeden oluşur.  Lazika kısmı Kolhida bölgesinin güney kısmında yer alır. İberya bölgesi, Tiflis ve doğu kısımlarından oluşmaktadır ve Tiflis ile Hazar Denizi arasında kalan Albanya bölgesinin batı kısmı da Gürcistan topraklarını oluşturan bölgeler arasında gösterilmektedir.    

M.Ö. 4. asırda, Gürcülerin atası sayılan Kartlos’un soyundan gelen Parnavaz, dağınık yaşayan Gürcü kabilelerini birleştirerek başkenti Metsheti şehri olan “Kartli” Devleti’ni kurdu. Kral Parnavaz, Gürcistan’da düzgün bir yönetim oluşturarak ülkeyi sekiz vilayete (eristavlık) ayırdı ve her birine birer vali (eristav) atadı.  Ayrıca Gürcüceyi devletin resmi dili ilan etti ve ilk Gürcü harflerini oluşturdu.  İlk krallık sülalesi olan Parnavaz soyundan gelen krallar, M.Ö. 302 ve M.S. 186 yılına kadar sürecek devleti kurdular. Bu hanedanlık zamanında Gürcistan, güçlü bir devlet olmuştur.

M.S. 5. yüzyılda Gürcistan’ın başkenti, Mesheti şehrinden Tiflis’e taşındı.  M.S. 300’lü yıllar ile 600’lü yıllar arasında Gürcistan; Roma ve Sasani devletlerinin etkisinde kaldı. Bu dönemlerde Batı Gürcistan, (Kolhida, İmereti ve Egrisi) Roma İmparatorluğu’nun etkisine, bu tarihlerden sonra Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla İstanbul merkezli Bizans İmparatorluğu’nun etkisine girdi.  Doğu Gürcistan (Kartli ve İberya) ise İran merkezli Sasani Devleti’nin hegemonyasında kaldı. 

İslam orduları, Hz. Osman döneminde Güney Kafkasya’ya girdiler ve bu dönemde bir barış anlaşması ile Tiflis’i ele geçirdiler.  Kartli bölgesinde kurulan Tiflis Arap Emirliği zamanla halifelikten ayrılıp bağımsız bir Müslüman Gürcistan emirliğine dönüştü.  MS. 9. asırda Bagrat hanedanından I.Aşot, Bizans ve Arapların bölgedeki zayıflığından yararlanarak Kartli Kralı oldu.  Bu hanedandan III. Bagrat, Doğu ve Batı Gürcistan’daki prenslikleri bir devlet çatısı altında birleştirdi ve Kutaisi’yi bu devletin başkenti yaptı, “Abhaz ve Kartli Kralı” ünvanı aldı.  11. yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren Gürcistan’ın batı komşusu Bizans’ın yerini Selçuklular aldı.  Bu yüzyılın ikinci yarısında Kafkaslarda ve Gürcistan’da oluşturulan geçici Selçuklu hâkimiyetine Gürcü kaynaklarında “Didi Turkoba” adı verilmektedir.  Gürcüler ve Selçuklular arasında sanatsal ve mimari alanda birçok bağ bulunmaktadır. Ayrıca Bagrat hanedanlığı ile Selçuklu hanedanı arasında da evlilik yollarıyla akrabalık kurulmuştur.

Gürcistan tarihinde en önemli kişiliğe sahip devlet adamlarından olan Davit Ağmaşenebeli, ülke bütünlüğünü sağlayarak 1122 senesinde Tiflis’i Müslümanlardan geri aldı ve başkenti Kutaisi’den Tiflis’e taşıdı.  Ülkesinin kültürel ve ekonomik açıdan gelişmesi için çalışmalarda bulunan Kral Davit, ayrıca bilimsel çalışmalara ve sanata çok önem verdi.  Gürcistan tarihinin en parlak devri ise III. Georgi’nin kızı Tamara’nın (1184–1213)  hüküm sürdüğü dönem olmuştur. Bu devirde devletin sınırları Azerbaycan’dan Kuzey Kafkasya’ya, Erzurum’dan Gence’ye kadar uzanmış ve Gürcistan bir Kafkas imparatorluğu haline gelmiştir.  İslam kaynaklarında Kraliçe Tamara yöneticiliği bakımından ünlü kadın hükümdar Belkıs’a benzetilir. 

Gürcü krallığının bu parlak devri Moğolların bölgeye gelişlerine kadar yaklaşık yüz yıllık bir süre boyunca devam etti.  13. yüzyılın ilk yarısından itibaren Moğollar, Gürcistan’a girmeye başladı. Doğu Gürcistan, İran’daki Hülagu soyundan gelen İlhanlıların egemenliğine girdi ise de İmereti bölgesi, Bagratlı prenslerin yönetiminde kalarak yarı bağımsız bir konumda kaldı.  Moğollar tam anlamıyla Gürcistan’a yerleşmediler ve bu dönemde bazı Gürcü kralları ve prensleri bölgelerinin idarelerini muhafaza ettiler.  
14. yüzyılda krallık yapan V. Georgi ülke bütünlüğünü tekrar sağladı; fakat bu asrın son döneminde Gürcistan, Timur’un hâkimiyetine girdi.  Ülke zellikle 15. yüzyılda, içinde bulunduğu feodal savaşlar yüzünden merkezi bir yönetim altında birleşemedi. Tarih boyunca derebeyliğin etkisi ile Gürcü krallıkları kısa süreli olmuştur.  16. yüzyıla gelindiğinde, Kartli (merkezi Tiflis), Kaheti (merkezi Zagemi), İmereti (merkezi Kutaisi) ve Samtshe-Saatabago (Samtshe, Cavaheti, Şavşet, Klarcet ve Tao) krallıklarına bölündü.  Gürcistan tarihi, 15. asrın ortalarından itibaren 19. asrın ortalarına kadar kadar süren 400 yıla yakın bir dönemde Osmanlı ve İran tarihleri ile iç içe geçmektedir. Bu dönemden itibaren Gürcistan toprakları üzerinde Osmanlı-İran mücadelesi yaşanmıştır.  

Gürcüler, Fatih Sultan Mehmet’in 1461 yılında Trabzon’u fethetmesiyle Osmanlılar ile sınır komşusu oldular.  Yavuz Sultan Selim’in Trabzon valiliği döneminde Osmanlı-Gürcü ilişkileri olumlu yönde gelişmeye başladı ve Çaldıran seferinde Gürcistan beylerinden Mirza Çabuk, Osmanlı ordusuna lojistik destek vererek Osmanlılara dostluğunu bildirdi.  Sultan II. Beyazıt, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde güney ve güneybatı bölgeleri Osmanlı egemenliğine geçti. 1578 yılında Tiflis, Osmanlılar tarafından alındı ve eyalet merkezi yapıldı.  Gürcistan, bu dönemde Osmanlılar tarafından Tiflis, Kakheti, Ereş ve Sohum Eyaleti olmak üzere dört eyalete ayrıldı.  Osmanlı ile İran arasında yaşanan savaşlarda Gürcü kral ve prensleri, bazen Osmanlı bazen de İran tarafında yer aldılar. Özellikle Ahıska ve Acara bölgesinin Müslüman Gürcü paşa ve beyleri,  Guria, İmereti ve Megrelya Hristiyan beyleri Osmanlı tarafında yer aldı.  Hazar kıyısındaki Müslüman hanlıklar ile çoğunluğu Hristiyan olan Kartli ve Kakheti bölgeleri ise İran hâkimiyetinde kaldı.

Doğu Gürcistan halkının bir kısmı 1615 ve 1616 yıllarında İran hükümdarı Şah Abbas tarafından İran’a sürüldü. 1627 yılında yapılan İran-Osmanlı barış antlaşmasıyla Doğu Gürcistan, İran hâkimiyetine bırakıldı. 1632 ile 1744 yılları arasında Kartli (Doğu Gürcistan),  İran taraftarı Müslüman Gürcü hükümdarlar tarafından yönetildi.  1724 İstanbul Antlaşması’yla Kartli ve Kaheti bölgeleri tekrar Osmanlı idaresine katıldı. Bu dönemde Osmanlı Devleti, Gürcistan’ı sancaklara ayırdı ve başlarına da yerel Gürcü beylerini getirdi. 

1746 yapılan anlaşma ile İranlılar, Doğu Gürcistan’ı Osmanlılardan geri alarak, Kartli Kralı olarak Teymuraz’ı ve Kahetiye’de onun oğlu İrakli’yi vali olarak atadılar.  1762 yılında Nadir Şah’ın ölümü üzerine çıkan otorite boşluğundan yararlanan Kral İrakli (Herakliyüs), Kartli ve Kaheti krallıklarını bir idare altında birleştirdi. 1762–1783 yılları arasında Gürcistan’da yaşanan Osmanlı, İran ve Rusya nüfuz mücadelesi sonunda krallık Rusya’ya yöneldi ve 1783’te Kral İrakli, Rus Çariçesi II. Katerina ile siyasi bağımsızlıklarının tanınması şartı ile bir antlaşma imzalayarak Rus himayesine girdi.  Bu gelişme üzerine, 1795’te İran Şahı Ağa Mehmet Han, Tiflis şehrini alarak halkının bir kısmını İran’a sürdü.  1801’de Gürcü Krallığı Rusya’ya bağlandı. Rusya Gürcistan’ın devlet yapısını hiçe sayarak ülkeyi Rusya’nın bir eyaleti haline getirdi.  Gürcü prens ve asilleri,  Gürcistan Krallığı’nı tekrar kurmaya çalıştılar; ama bu çabaları sonuçsuz kaldı.  Rus idaresine karşı şiddetli tepki gösteren Gürcüler, Ruslar’a karşı Osmanlılardan yardım istediler. Osmanlı İmparatorluğu’na Gürcüler tarafından bu hususta yapılan müracaatlar, sadece Osmanlı tarafını tutan liderler tarafından değil, halktan yüzlerce kişinin taleplerini kapsayan Gürcüce yazılmış vesikalarla yapıldı.

On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Rus yönetimine karşı ayaklanmalar başarısızlıkla sonuçlandı. Rusya hükümeti ülkeyi tamamen kontrolü altına almak için Gürcü krallık ve prensliklerini lağvetti ve hanedan üyelerini de Rusya’nın çeşitli bölgelerine sürerek bir kısmını da idam ettirdi.   Bu ayaklanmaların başında 1812 Kaheti, 1820 İmereti, 1828 Guria, 1832 tüm Gürcistan isyanları gelmektedir. Ruslar,  Gürcü dilini ortadan kaldırmaya çalıştılar ayrıca Gürcü okullarını ve kiliseleri kapattılar.  1810 yılında İmereti Kralı Solomon, Ruslara karşı vermiş olduğu mücadele sonrasında Osmanlı Devleti’ne sığındı.  Bağrat hanedanının son kralı olan Solomon,  19 Şubat 1815’te Trabzon’da öldü.  Osmanlı Devleti ile Ruslar arasında yaşanan 1828–29 savaşı Osmanlı aleyhinde sonuçlandı ve Eylül 1829 yılında yapılan Edirne Antlaşması ile Gürcistan ve Kafkasya bölgelerinin Batum’a kadar olan kısmı Ruslara bırakıldı. 

1877/1878 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında, savaşı kaybeden Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 3 Mart 1878 yılında Ayastefenos Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Kars, Ardahan, Batum şehirleri (Elviye-i Selase)  savaş tazminatı olarak Ruslara bırakıldı. Sekiz Şubat 1879 tarihinde yapılan İstanbul Antlaşması’nın 7. maddesinde Rusya’ya bırakılan yerlerdeki halklara istedikleri takdirde, mallarını satıp gitme hakkı tanındı,  gitmeyenlerin Rus tebaası olacakları bildirildi.  14 Mayıs 1882’de Rusya ile yapılan bir antlaşma ile 1881’de biten göç etme işi beş yıl daha uzatıldı. 

Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı 1914–1915 senelerinde Osmanlı Devleti, bölgede Gürcü lejyonları oluşturdu. Bu süreçte Müslüman ve Hristiyan Gürcüler, Rusya’nın işgaline karşı Osmanlı ile birlikte hareket ettiler.  1915–1916 senelerinde Gürcü, Azeri ve Kuzey Kafkasyalı delegelerden oluşan Kafkasya Komitesi, başta Berlin ve Viyana olmak üzere Avrupa’da temaslarda bulunup Kafkasya’nın kurtuluşu için Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Şimali Kafkasa’dan oluşan bir konfederatif devlet çalışmasını başlattı. 9 Nisan 1918’de Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’dan oluşan Mavera-yı Kafkasya Federatif Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti. Fakat bu fedarasyon uzun süreli olamadı ve 26 Mayıs 1918’de Gürcistan, fedarasyondan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.  
Batum ve çevresi, 3 Mart 1918 Brest-Litovsk Antlaşması ile tekrar Osmanlı egemenliğine girdi. 12 Haziran 1918’de yapılan halk oylaması ile bölge halkının büyük çoğunluğu Osmanlılara bağlanmayı kabul etti.  Nisan 1918’de Batum müstakil bir sancak merkezi haline getirildi; fakat 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlılar Batum’dan çekilmek zorunda kaldı ve şehir İngilizler tarafından işgal edildi.  Osmanlı Devleti 1919 başında Batum’u tamamen tahliye kararı aldı ve Ocak 1919 sonuna doğru askerler Batum’u terk etti. Ateşkes antlaşması gereği 1914 sınırlarına geri çekinildi.  Batum ve civarı, 1918–1920 yılları arasında İngiliz işgali altında kaldı. İngilizler iki yıl kadar kaldıkları Kafkasya bölgesinden Temmuz 1920 yılında çekilerek Batum’u Gürcistan’a bıraktı.  Bu durumu kabul etmeyen TBMM hükümeti bir askeri birlik göndererek şehri ele geçirdi ve tekrar sancak haline getirdi. Batum şehri, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde beş milletvekili ile temsil edildi. 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Türkiye- Rusya Şuralar Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile imzalanan Moskova Antlaşması ile şehir tekrar Gürcistan’a bırakıldı. 

Gürcistan’daki Osmanlı egemenliği; Rusların 1801’de Tiflis’i, 1804’te Kutais’i, 1810’da bütün İmereti, 1828’de Ahıska ve 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda ise Batum ve Acara’yı ele geçirmelerine kadar devam etti. Tiflis ve Doğu Gürcüstan’da Osmanlı nüfuzu kısa süreli ve sınırlı kalmışken İmereti ve Batı Gürcistan’da üç yüz yıldan fazla sürdü. 
Gürcistan 25 Şubat 1921 tarihinde Sovyet yönetimi tarafından ilhak edildi. Sovyet yönetimine karşı 1922’de Svaneti, 1923’te Mtilueti, 1924’te ise bütün Gürcistan bağımsızlık için ayaklandı.  Sovyetler döneminde komünizme karşı ilk mücadeleyi Gürcüler yaptı. 1924 ayaklanmasının devamı olan ve 6–10 Mart 1956’da başlatılan isyan hareketi, Ruslar tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.  1990 yılı başından itibaren Gürcistan’da güçlü bir bağımsızlık hareketi başladı. SSCB’nin dağılması üzerine, Gürcistan Yüksek Sovyetince 1921 Gürcistan-SSCB Anlaşması ile 1922 Birlik Antlaşmasının geçersizliğini ilan eden kararlar alındı ve 9 Mart 1990’da egemenlik ilan edildi. 31 Mart 1991’de Gürcistan’da referanduma gidilerek, 9 Nisan 1991 tarihinde Gürcistan bağımsızlık deklerasyonu kabul edilmiştir. Türkiye 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının hemen ardından Gürcistan’ın bağımsızlığını tanıyarak,  egemenliğini, siyasi birliğini ve toprak bütünlüğünü desteklemiş ve ülke ile yakın ortaklıklar tesis edilmiştir.  1992’de Türkiye-Gürcistan arasında imzalanan “dostluk, işbirliği ve iyi komşuluk ilişkileri” antlaşmasıyla, 1921 yılındaki Kars Antlaşması ile tanınmış olan Türkiye’nin doğu sınırı, Gürcistan tarafından yeniden teyit edilmiştir.  

Bugünkü Gürcistan, Kafkas Dağları’nın güney kısmında yer alıp, Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Rusya Fedarasyonu ve Rusya Fedarasyonuna bağlı Karaçay-Çerkez, Kabartay-Balkar, Kuzey Osetya, İnguşetya, Çeçenistan ve Dağıstan özerk cumhuriyetleri ile sınır komşusudur. Gürcistan sınırlarında Türkiye sınırında Acara Özerk Cumhuriyeti, Rusya Fedarasyonu sınırında Abhazya Özerk Cumhuriyeti ve yine Rusya’ya ait Kuzey Osetya sınırında yer alan Güney Osetya Özerk Bölgesi yer almaktadır. Ayrıca Gürcistan’ın Karadeniz’e sahili bulunmaktadır.  Günümüzde Gürcistan dışında Türkiye, İran, Azerbaycan, Fransa, ABD, Rusya Federasyonu, Avusturya ve İsveç gibi ülkelerde çok sayıda Gürcü bulunmaktadır. Gürcistan dışındaki Gürcülerin çoğu Türkiye’de yaşamaktadır. Türkiye Gürcülerinin göç ettiği toprakların bir kısmı, 1921’de yapılan antlaşma ile son biçimini almasıyla yine Türkiye sınırlarında kalmıştır.   Gürcistan nüfusunun yüzde 85’i Hristiyan, yüzde 15’i ise Müslüman’dır.  Altı milyona yaklaşan ülke nüfusunun büyük çoğunluğu Gürcülerden (%75) oluşmaktadır. Ruslar (%6), Azeriler (%6), Ermeniler (%8), nüfusun % 5’ini ise nüfusun diğer kısmı teşkil eder.  
Kafkas dilleri arasında en çok konuşulan ve alfabesi olma özelliğine sahip olan Gürcüce, ayrıca dünyada alfabeye sahip on dört dil arasında yer almaktadır. Gürcüce; Svani, Mingerilia ve Lazca ile birlikte Kafkas dil öbeğine bağlı Kartveli dalını meydana getirir. Gürcistan’ın jeopolitik konumundan dolayı değişik ülke ve halkların etkileri tarih boyunca hissedilmiş ve bu etkileşimin bir sonucu olarak Gürcüceye birçok dilden kelime girmiştir. Gürcü edebiyatı 1500 yıllık bir geçmişe sahip olup, bütün dallarda büyük bir zenginliğe sahiptir. Gürcü edebiyatının en önemli eseri Şhota Rustaveli’nin yazmış olduğu ’’Kaplan Postlu Şovalye’’ adlı eserdir.


GÜRCÜLER VE İSLAMİYET

Başlangıçta tevhid inancına sahip olan Gürcüler, zamanla yaratıcı olan Allah’ı unutup, güneş, ay ve yıldızlara tapmaya ve efsanevi ataları olan Kartlos’un adına yemin etmeye başlayıp tek tanrı inancından uzaklaştılar.  M.S. 4. yüzyılın ilk yarısında Kartli kralı olan Kral Mirian, Kapadokyalı Nino’nun telkinleri ile çok tanrılı inancı terk ederek Hristiyanlığı kabul etti ve ülkenin resmi dinini Hristiyanlık olarak ilan ette ve bu dönemde Hristiyanlık benimsenmeye başladı.  Haçlı Seferleri’ne iştirak etmemelerinden dolayı krallıklarının siyaseten zayıf olduğu dönemlerde bile haraç vermeden, milli sancak, silah ve bandolarıyla Kudüs’ü ziyaret eden tek Hristiyan toplum oldular. Müslüman devletler ile yaptıkları savaşlar da hiçbir zaman dini nedenli olmadı.  Hristiyan Gürcülerin medeniyet,  edebiyat, örf ve adetlerinde büyük ölçüde İslam milletlerinin etkisi vardır.  Özellikle Orta Çağ’da Fars ve Selçuklu kültüründen etkilendiler. Saraylarında Fars stilinde giyinilmiş, saray ve idare unvanlarının menşei Selçuklulardan alınmıştır.  Siyasi anlamda Selçuklularda kullanılan atabeylik yönetimi de benimsenmiş ve uygulanmıştır. 
Kafkasya toplumları arasında ilk Müslüman olan halk Gürcülerdir. M.S. 7. yüzyılda ilk Arap mücahit kuvvetlerinin güney Kafkasya’ya gelmeleri ve Gürcistan’da bir Arap-İslam devletini kurmalarıyla bölgede İslamiyet yayılmaya başladı.  Gürcü ileri gelenleri İslam kuvvetlerine karşı direnç göstermediler.   Barış ve dostluk antlaşmasında fayda görüldü ve 654 yılında bir Gürcü-Arap dayanışması oluşturulmuştur.  Araplar;  Gürcülerin dini inançlarına dokunmayacaklarına, kendi istekleriyle Müslüman olanların kardeş sayılıp vergi alınmayacağına ve can güvenliklerini iç ve dış düşmanlara karşı koruyacaklarına dair Kartli Patrikiosu’na taahhüt verdiler.  Bu dönemlerde başarılı tebliğ faaliyetleri sonucunda Gürcistan halkının bir kısmı kendi istekleriyle İslam dinine girdi ve İslamiyet buradan Kuzey Kafkasya’ya bölgesine geçerek yayılmaya başladı.  Tiflis’te Beni Cafer Emirliği gibi Arap veya Gürcü olabilecek bir Müslüman emirlik kuruldu. Arap yönetimi sonrası bilhassa Davit Ağmaşenebili zamanında Müslümanlar, birçok Müslüman ülkedeki dindaşlarından daha özgür ve rahat yaşadı.  İslami adetlerin nüfuz ettiği Tiflis şehri tarih boyunca Müslüman seyyahlar tarafından İslamiyet’in ileri karakolu olarak nitelendirildi.

Özellikle Orta Çağ’da Tiflis, Müslüman öğretileri için çok önemli bir merkez haline geldi   ise de Haçlı Seferleri’nin başlaması, İslam otoritesinin bu bölgede zayıflamasına neden oldu.   Bununla birlikte Tiflis şehri 20. yüzyılın başlarına da kadar İslam merkezi olma özelliğini devam ettirdi. Bu yüzyılda şehirde çeşitli ırklara mensup Müslümanların yaşamakta idi ve her yıl Rusya Müslümanları demiryolu ile Tiflis’ten geçerek hacca gidiyorlardı.  Tiflis’te, Müslümanlar tarafından çok sayıda camii, mektep, kütüphane gibi tarihi eser meydana getirildi. 1918 senesine kadar Kafkasya Müslümanlarının dini reisleri bu şehirde ikamet ediyordu.

           İslam coğrafyasında ün yapmış olan Hubeyş bin İbrahim Tiflisi, Fahreddin Ebubekir Gürci, El-Mübarek Et-Tiflisi,   Ebu Kasım et-Tiflisi, Kemal et-Tiflisi, Ebu Hasan İbn-i Ebi Talip el-Gürci,  Ebu Ahmet Hamit bin Yusuf et-Tiflisi, İsa et-Tiflisi  gibi ilim adamları ve Abdullah-ı Gürcistani  gibi mutasavvıf şahsiyetler, Tiflis ve Gürcistan kökenlidirler.

Gürcistan’da Araplarla başlayan İslamlaşma hareketleri, buraya daha sonra hâkim olan Müslüman devletler dönemlerinde de devam etti.  Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın 1068 Gürcistan seferinde çok sayıda Gürcü, İslamiyete girdi.  Timur zamanında Samthe bölgesinin halkı Müslüman oldu.  Kanuni Sultan Süleyman zamanında Çoruh ve havzasının Osmanlı egemenliğine geçmesi ile buradaki gürcüler islamiyeti kabul etmeye başladı.  Fakat bu bölge, 1579 yılında Gürcü prenslerinden iki kardeş ve maiyetinin Müslüman olması ve 1625 yılında Samtshe-Saatabago kralı Beka’nın resmen İslamiyet’i kabul etmesi üzerine kati surette İslam camiasına girdi.   Samtshe atabeyliği, babadan oğula miras yoluyla 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar Cakeli soyunun Müslüman olmuş beyleri tarafından yönetildi.  1652 yılında Şavşat beyi kardeşleriyle birlikte Müslüman olduktan sonra bu beylerle birlikte Gürcülerden büyük bir kitle de Müslüman oldu.   
Kaheti Kralı Agşartar,  Rostom, V. Vahtang   gibi Gürcü kralları Müslüman olan krallar arasındadır. 16 yüzyılda, Gürcistan’ın özellikle doğusunda İran tesiriyle İslamiyet yayıldı çok sayıda Gürcü asilzadesi Müslüman oldu. İran’da askeri, idari, adli sahalarda çok önemli mevkilere yükseldiler,  önemli bir askeri güç teşkil ettiler. Bu dönemde Safevi etkisi ile Müslüman olanların en önemlileri Kral Simon, kardeşi Davut Han’dır.  Ayrıca kültürel sahada da büyük hizmetler verdiler. Birçok gücü yazar, şair, ressam dünyada üne kavuştu. “Mümtaz” mahlaslı şair, Gürcü Ali Bey,  Keyhüsrev Han, Zeynel Bey, Siyavuş Bey, Şarmazan Bey bunlar arasındadır.   Gürcüler ile Safevi hanedanlığı evlilik yolu ile akrabalık bağları kuruldu.  Günümüzde İran’nın İsfahan yakınındaki Feridun-Şehr bölgesinde tamamı Müslüman olan Gürcü göçmenleri yaşamaktadır. Burada yaşayanlar Şah Abbas zamanında Gürcistan’ın Kaheti bölgesinden oraya sürülen Gürcülerdir. Müslüman olan Doğu Gürcistan halkı İngiloy adını aldı. Dinlerine bağlı samimi Müslüman olan İngiloylar  Azerbaycan’ın batı bölgelerinde Zakatala, Kah ve Belekan kasabalarında yaşamaktadırlar. Bölgenin Gürcüce adı Saingilo’dur. 

7. asırda Batum ve Artvin civarında Müslüman olanların olduğu  belirtilse de Acara bölgesi 16. yüzyıldan itibaren Osmanlılar döneminde Müslüman olmaya başladı.   Osmanlılar bölgenin Müslümanlığa geçmesi ile cami, medrese ve mescitlerin çoğaltılmasına büyük önem verdi.  Batum’da 27 camii, 31 medrese, Çürüksu’da 17 camii, 26 medrese, Yukarı Acara’da 30 camii ve medrese, Aşağı Acara’da 39 camii, 32 medrese, Macahel’de 29 camii, 32 medrese, Gonio’da 31 cami, 56 medrese yaptırılarak halkın İslam dinini öğrenmesi hedeflenmiştir.  Acara bölgesinin yönetim kadrolarına da Acaralı, Müslüman olmuş önde gelen beyler getirildi.  Acara bölgesindeki Gürcüler uzun süre Osmanlı egemenliğinde yaşamalarından dolayı Osmanlı Devleti ile sıkı bir bütünleşme içerisine girdi. Osmanlı Devleti’nin Ruslarla yaptıkları savaşlarda Batum şehri en önemli direniş merkezi oldu.  Ruslar savaş sırasında giremedikleri şehre ancak Ayastefenos Antlaşması sonunda girebildiler.  Acara’da çok bilgili din âlimleri yetişmiştir.  Bu âlimler göç sonrasında geldikleri Anadolu’da da en üst mevkilere geldi. Günümüzde de pek çok muhacir Acaralı gürcü köyü, dindarlıklarıyla ön plana çıkmaktadır.  
Gürcüler İslamiyet’i kendi istekleriyle kabul etmiştir.  Osmanlı Devleti de egemenliği altına aldığı topraklarda yaşayan Gürcülerin Müslüman olmaları yönünde herhangi bir şiddete dayalı politika izlememiştir.  Devlet Gürcülerle iyi ilişkiler kurmaya çalışmış,  Müslüman olan Gürcü beylerine eski yerleri sancak olarak geri vermiş, ölen Hristiyan beylerin mülklerini itaat ve hizmet şartıyla onların çocuklarına geri vermiştir. Osmanlıların Gürcülere dini yönden baskı uyguladıklarına dair bilgilere rastlanmamaktadır. Osmanlılar Gürcü hanedanlığını ortadan kaldırmayı düşünmemişlerdir. Bilakis Gürcü krallarının tahtlarını, Gürcü Hristiyan kilisesinin idari hakları daima muhafaza etmişlerdir. Gürcülerin dil ve haklarına daima hürmet gösterilmiştir.

1828–1829 yıllarında meydana gelen Osmanlı-Rus Harbi sonunda büyük oranda Müslüman Gürcü göçü yaşanmış, periyodik olarak Rus egemenliğine yakın sınır bölgelerinden, Osmanlı Devleti sınırlarındaki merkezi bölgelere, İstanbul ve Marmara bölgelerine, hicret edilmiştir.

      Muhacerat 1877–78 Osmanlı-Rus Harbi ile daha da artmış ve 1921 tarihine kadar çeşitli aralıklarla devam etmiştir.  Müslüman Gürcülerin göç etmesindeki en büyük etken, Rus zulmüne uğrama endişesinden kaynaklanmaktadır. Göç edilen toprakların bir bölümü, Türkiye-Sovyetler Birliği sınırlarının son biçimini almasından sonra Türkiye sınırları içerisinde kalmıştır. 

         Batum ve civarında yaşan ve göç etmeyen Müslüman Gürcüler ve Lazlar, Rus yönetimine karşı Osmanlı tarafını tutarak ayaklanmışlar, ayaklanma sonunda Çoruh Vadisi’nde yaşayan 52.000 kişilik nüfustan sadece 7.000 kişi hayatta kalabildi. 1929’da Acara bölgesindeki Müslümanlar Bolşeviklerin İslam’a uyguladıkları baskı nedeniyle bir isyan başlatır ve bunun sonucu olarak binlerce Gürcü, sınır bölgelerinden çeşitli yerlere sürülür.  Ayrıca Ahıska’da yaşayan Müslüman halk da Orta Asya’ya sürgünü gönderildi. 
Gürcüler, Müslümanlaşma sürecinde ve sonrasında, Hristiyanlardan kültür ve yaşam biçimi açısından belli ölçüde farklılaştılar.  Müslüman olmalarından itibaren  Hristiyan Gürcüler tarafından dışlandılar, diğer Müslümanlar ve Türkler gibi “Tatar” olarak adlandırıldılar. Müslüman olan Gürcüler, kendilerini bizden, bizim gibi anlamına gelen “Çveneburi” sözcüğüyle ifade etmişler, bu sözcük zamanla Kartveli (gürcü) ve Kartuli (Gürcüce) sözcüklerinin yerine geçmiştir. 

Gürcistan’ın 19. yüzyılın başlarından itibaren Rusya hâkimiyetine girmesi, bu topraklarda İslamiyet’in yayılmasını engellenmiş,  Müslümanların çoğu da Türkiye ve İran’a göç etmiştir. Günümüzde Gürcistan’da yaşayan Müslümanların sayısı hakkında kesin bir bilgi vermek mümkün değildir. Çünkü Sovyet döneminde nüfüs sayımında dinin belirtilmemesi ve Müslüman isimlerin yasaklanmış olması bu konuda sağlıklı bir bilgi elde etme imkânını ortadan kaldırmıştır.  Tiflis, Batum ve diğer bazı şehirlerde Osmanlı ve İran dönemlerine ait 200’ü aşkın cami mevcut iken bunların çoğu Sovyet döneminde yıktırılmış ya da kapatılmış, başka hizmetlere tahsis edilmiştir.  
Tiflis’te, Sultan III. Murat adına yapılan Hünkâr Camii,  Batum’da Sultan Abdülaziz adına yapılan Aziziye Camii   ve Ahıska Ahmediye Camii ve Külliyesi  en önemli Osmanlı eserlerinin başında yer almaktadır. 

Gürcülerden, Osmanlı Devleti’nde birçok siyaset adamı, mülki ve askeri memur yetişmiş, devlete hizmet etmiş ve devletin takdirine mazhar olmuştur.  Gürcü paşalar ve devlet adamları açıktan olmasa da hemşehrilerini kollamışlardır.  İstanbul, İslami yüksek eğitim ve öğretim vermesi açısından gürcüler için merkez idi. Dönemin İslam felsefesi ve Kur’an ilimlerinin öğretiminin merkezi olan Fatih Camii medresesinde ve İstanbul hukuk fakültesinde çok sayıda gürcü eğitim gördü.     

Ayrıca, imparatorluğun bazı bölgelerinde Gürcü hanedanlar oluşturuldu.   Hasan Paşa ve Ahmet Paşa tarafından Bağdat ve civarında oluşturulan ve 18. yüzyılın başından, 19. yüzyılın ortalarına kadar varlığını devam ettiren Bağdat Gürcü Memlük Hanedanı ya da Bağdat Kölemen Ocağı denilen yönetim  ve bu yüzyılda Mısır’da çoğunluğu oluşturan Gürcü asıllı Memlük yönetimi   buna bir örnektir. Tarihte, Osmanlı İmparatorluğu dışında çeşitli İslam ülkelerinde de çok sayıda Gürcü yöneticilere rastlanmaktadır. Bunların arasında 12. yüzyılda Selçuklu komutanlarından Zahirüddin Şir  , Mısır Burci Memluk emirlerinden Seyfeddin , Hindistan Adilşahlar Devleti saray nazırlarından Yusuf , 16.yüzyılın ikinci yarısında İran’ın Fars eyaleti valisi ve İran ordusu başkomutanı Allahverdi Han  gösterebilir.


OSMANLI KAYNAKLARINDA GÜRCÜLER VE GÜRCİSTAN

Gürcistan, sahip olduğu askeri-stratejik konumu, ekonomik önemi ve ticari bağlantıları nedeniyle, Osmanlı dış politikasında daima önemli bir yere sahip olmuştur. Bu toprakların Osmanlı İmparatorluğu için her bakımdan önem taşıdığı pek çok kaynakta ifade edilir.   15–19. asırlarda yaşamış bütün Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde, Gürcistan ve genelde Güney Kafkasya konularına değinilir.  Tarihçiler eserlerinde askeri-politik olayları, kral ve prenslerin yaptıkları işleri, şehirlerin yapıları ve bu ülkeye akınlarını bahseden konuları işlemiştirler.   Anadolu da her dönem gürcülerin ilgisini çeken bir coğrafyadır.  Başta İstanbul olmak üzere Trabzon ve diğer şehirlerde her zaman gürcü kralları ve hanedan üyeleri yaşamıştır.  Hatta bazılarının mezarları dahi Anadolu’nun muhtelif şehirlerindedir.   Osmanlı öncesi ve sonrasında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde “Gürcü” ve Gürcistan’la ilgili adları taşıyan yer, yapı ve insan isimleri ile karşılaşıyoruz. 
Mengücekler döneminde yapılmış ve bezemeleriyle bir başyapıt konumunda olan Divriği Ulu Camii’nin ahşap minberinin ustası Tiflisli Ahmet bin İbrahim’dir.  1289 senesinde Sinop’ta yapılan Arslan Çeşmesi’nin banisi de Tiflisli İbrahim bin Osman bin Hasan’dır.   
                                                            
13. ve 14. yüzyıllarda Sivas’ta,  Tiflisli Hüseyin Efendi’nin soyundan gelme Muhammed Ebubekir Tiflisi ve Cemaleddin Tiflisi gibi bir âlimler yaşamıştır.  16. yüzyıl Saray cerrah ve göz doktorları arasında “Hüseyin Gürci” ve “Abdülmecit Gürci”  gibi isimler geçer. Arşiv kaynaklarında 1548’de Sivas vilayetinde Gürcü Hüseyin tarafından yaptırılan Gürcü Köprüsü ve vakfına rastlanır.  Kayseri’de 16. yüzyıl camileri arasında Mimar Sinan tarafından yapılan “Gürcü Osman Paşa Camii”,  “Gürcü Mahallesi, Gürcü Mescidi   ve Gürcü Hamamından   bahsedilmektedir.

Ayrıca kaynaklarda, 1518 yılında Harput’ta “Gürcü Bey” adlı gayrimüslim mahalle,  Ödemiş’te Gürcüoğlu Hacı Mustafa Camii,  Gelibolu’da Gürcü Köyü,  Manisa’da “Gürcü Mezrası'” , 18. yüzyıl’da Ankara’da “Tiflis” adlı bir mahalle ve “Gürci” adlı bir köy , Konya Gürcüoğlu Pir Esed Sultan Tekkesi Vakfı , 18. yüzyılın başlarında Saruhan Sancağına bağlı Gürcü köyü  19. yüzyılın ilk yarısında Niksar’a bağlı “Gürcübey mezrası” , Demirci kazasına bağlı Gürcü köyü , Çorum’a bağlı Gürcü Köyü  gibi köy isimlerine,  Erzurum’da “Gürcükapı”  ve İstanbul Galata’da “Gürcükapısı” ve gümrüğü,  Asmaaltı Gürcü Hanı   Çatalca’da Gürcüzade İbrahim Ağa gibi isimlere rastlanıyor.  17. yüzyılın ilk yarısında yazılan bir seyahatnamede Sivas ile Malatya arasında bulunan, Gürcü Hanı çok güzel bir han olarak geçer.

On altıncı asır Osmanlı esnafı arasında Gürcü ustalar da yer alır.  II. Selim zamanında Gürcistan’dan işçi getirilirek Kasımpaşa Tersanesi yanında mahalleye iskân ettirilmiştir.  Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde, Kasımpaşa Medresesi’nde Gürcü halkına tahsis edilmiş üç adet darülkurradan, İstanbul Tophane semti halkının Gürcü ve Abazalardan oluştuğundan ,  Amasya Ladik civarında 1000 haneli mamur “Gürcüköy” adlı bir köyden   bahsetmektedir.

Aşık Mehmed Efendi, 1581 senesinde gittiği Gürcistan’la ilgili coğrafi ve siyasi bilgiler verir.  Tiflis’in hamamları ile meşhur olduğunu yazar.    Şehrin ortasından geçen Kür nehri Gürcistan’ın Ahılkelek ve Ahıska dağlarından çıkar, Zegem Dağları’ndan gelen Kanık suyu ile birleşerek Şirvan ve Azerbaycan üzerinden Hazar’a döküldüğünü belirtir.  Müslümanlar bu şehirde uzun zaman hüküm sürdüğünü ve bu süreçte Tiflis’ten çok sayıda din âlimi çıktığını belirten Mehmed Efendi, daha sonra şehrin Hristiyan Gürcüler tarafından geri alındığını, 1578’de ise Osmanlı egemenliğine geçtiğini ifade eder. 
16. yüzyıl Osmanlı fetihlerini anlatan bir eserde, halkının tamamının Gürcü olduğu Tiflis’in ılıcaları, bağ ve bahçeleriyle, havasının güzelliği ile hayranlık uyandıran bir şehir olduğu belirtilir. Yine bu yüzyılda şehrin İranlıların hâkimiyeti altında olduğu daha sonra Davut Han ve maiyetinin kaleyi terk ettikleri ve şehrin savaşsız olarak Osmanlı egemenliğine girdiği yazılıdır. 

16. yüzyıl müverrihlerimizden Celalzade Mustafa Efendi de eserinde Gürcistan hakkında bilgiler sunmuştur. Dönemin siyasi olayları nedeniyle bazen Osmanlı’ya bazen de İran’a tabi olduklarını belirten Mustafa Efendi, Gürcistan’ın kuzey kısmının Şirvan kaleleriyle, güney kısmının Erzurum vilayeti ile doğusunun Azerbaycan ve batısının da Karadeniz ile çevrili olduğunu belirtmiştir. Gürcistan’ın, yüzey şekilleri itibari ile dağlık ve ormanlık olduğunu ve çok sayıda akarsuyu olduğunu ifade etmiştir.   
                      
Kâtip Çelebi,  17. yüzyılda kaleme Cihannüma adlı eserinde Gürcistan’la ilgili geniş malumat verir: “Gürcistan, Şirvan Denizi ile Karadeniz arasında dağlık bir ülkedir.  Halkına Gürcü denilir. Doğudan Demirkapı ve Şirvan, güneyden Çıldır, Kars ve Erzurum eyaletleri, batıdan Karadeniz ve kuzeyden Abaza ve Dağıstan vilayetleri ile sınırlıdır. Birbirinden bağımsız birçok krallığa bölünmüştür. Halkının tamamı gürcüdür. Açıkbaş, Dadyan ve Megrel Gürcülerinin kralları başkadır. Megreller Karadeniz kıyısında bulunmaktadırlar. Gürcistan krallıklarının en büyüğü olan Açıkbaşlar, Gürcistan’ın orta kısmında yer alır. Zekem, Demirkapı, Dağıstan ve Dadyan ülkeleri ile çevrilidir. Dadyan halkı Karadeniz kenarına yakın olup Abhazlar ile sınırdaştırlar. Bu krallığın topraklarında bulunan Faş Nehri Megrelistan’dan Karadeniz’e dökülür. Güril vilayeti Gürcistan’ın batı ve kuzey tarafında bulunur. Gürcistan’da birçok kale bulunuyor.  Birçoğu Sultan Süleyman zamanında vezir Ahmet Paşa tarafından fethedildi.  Bu kalelerin başında Gürcistan’ın kilidi konumunda olan Pertekrek, Gürcülerin ziyaretgâhlarından Penak ve en büyük Gürcü kalelerinden olan Akçakale gelmektedir. Livane vadisi Gürcistan’ın mamur vilayetlerindendir. Gürcistan Dağları denilen Cebel-i Gürzi, Karadeniz’in doğusundan,  Elbruz’un batısına ve Erzurum Dağları’na kadar uzanan bir alanı çevrelemektedir. Bu alanda yetmiş iki lisanı konuşan muhtelif halklar yaşamaktadır. Ahıska, Gürcistan sınırlarına dâhil olup eyalet merkezidir. Gürcü hükümdarlarından Menuçehr tarafından yönetiliyordu. 1580’de Sultan Murat zamanında fethedildi ve hükümdar Müslüman oldu. Ahıska’nın yönetimi Menuçehr ve kendisinden sonra gelecek ailesine ocaklık yoluyla verildi. Kızılbaşların eline geçen şehir 1635’te Kenan Paşa tarafından tekrar alındı ve Sefer Paşa’nın yönetimine bırakıldı. Ahıska’da birçok cami, medrese, han ve hamam vardır. Ayrıca halkın eski Müslüman Mezarlığı diye andığı eski mezarlıklar bulunmaktadır. ”

17. yüzyılda Gürcistan’ın gezen Evliya Çelebi, Gürcüleri kavm-i necip (temiz kavim) olarak tanıtır. Gürcistan’da Gürcü, Ermeni ve Gökdolak gibi halkların yaşadığını belirten Çelebi, eserinde ayrıca Şavşat Gürcülerinin konuşmalarından örnekler de verir. Çelebi, Tiflis şehrini, yapıtları ve halkıyla bir İslam şehri olarak nitelendirir.
 “Kür Nehri kenarında yalçın kaya üzerinde birbirine karşı iki kaledir ki Bitlis ve Tiflis denir. Aralarında Kur Nehri akar. Bir kayadan bir kayaya büyük bir hisar şeklinde olduğu için, kolaylıkla kalelerin birinden diğerine geçilebilir. Büyük kale Kür Nehri’nin güneyinde, küçük kale ise kuzeyindedir. Hisar içerisinde altı yüz toprak örtülü evleri vardır. Han sarayı bu kalededir. Camii, han ve hamamı, küçük bir çarşısı vardır. Küçük kalesini sonradan Yerd-i Cürh Şah yaptırmıştır. Yalçın bir tepe üzerinde, dört köşe, küçük bir kaledir. Kalesinin içerisinde üç yüz ev ve cami vardır. Halkının çoğu Osmanlı zamanından beri Sünni olup, Hanefi ve Şafii mezhebindendir. Bilginleri çoktur. Ahıska Kalesi, yalçın bir tepe üzerinde taştan yapılmış, ferahlık veren bir kaledir. Kale içerisinde I. Sultan Selim Camii vardır. Ayrıca toprak ile örtülü minaresiz Künbetoğlu Camii vardır. Aşağı kalede Halil Ağa Camii vardır. Vilayet halkı ehlisünnet ve mümin kişiler oldukları için beş vakit namazdan başka her camide Kuran ve öteki ilimler okunur. Hususi medresesi ve darü’l-kurrası yoktur. Fakat ilim öğrenmek isteyen talebesi çoktur.’’ 
Ahıska valisi Sefer Paşa ile görüşen Çelebi, Sefer Paşa’nın Gürcü asıllı, yiğit ve mert bir devlet adamı olduğunu, diğer hanedan üyelerinin de aynı şekilde hünerli, mert kişiler olduğunu belirtmiştir. Sefer Paşa’nın kethüdası Derviş Ağa da gürcü asıllı, kerem sahibi bir devlet adamıdır. Eski Azgur Kalesi’ne “Aleksandır Gür” de denmektedir. Bu kale Gürcistan’da yapılan ilk kalelerdendir. Büyük İskender tarafından yaptırılmıştır.  Camii, han, hamamları ve dükkânları vardır. Gürcistan’ın Şavşat kavmi sınırlarında bulunmasından dolayı halkı Gürcüce konuşur.

Evliya Çelebi’ye göre Şavşat Gürcülerinin Lisanı

Art (Bir), Ori (İki), Sami (Üç), Othi (Dört), Hut(Beş), Eksi(Altı), Şudi(Yedi), Zvay (Sekiz), Hicray(Dokuz), Ati (On), Buri (Ekmek), Cigal(Su), Haric(At), Ğite(Şarap), Bak(Kiraz), Pesmal(Armut), Kuvah(Kabak), Leğy(İncir), Kurzeti(Üzüm), Rathili(Fındık), Nesv(Kavun), Puruçuğuli(Nar), Harpuçek(Karpuz), Peruli(Dut), Gogo(Kız), Kal(Karı), Akmodi bico(Gel oğlan) Buri camus (Ekmek Yiyelim), Daced Co(Otur oğlan),  Çağmo deda (Valide Geliyor), Moktatis(Seksen), Arsevides Hişam(Gitme yabana), Ak Batono(Gel Ağa), Buri (Ekmek), Camus(Yiyelim), İri (İder),  Akmod Arsevideş(Gel gitme), Daced Batono(Otur ağa), Baton ert (Ağa bir), Aykim Bateriye( Bakayım küçük mü), Yedidi arisi (Yok büyüktür), Arğedus (Almam), Kar araras kalha(İyi değil fenadır), Çehi (At), Çuri (Katır), Viri (Eşek), Çağli kudiyan(Köpek yaramaz). Çelebi, Gürcüce yazmanın zor olması nedeniyle ancak bu kadar yazdığını belirtmiştir.  Evliya Çelebi,  Gürcistan’da yaşayan Megrelleri eski bir millet ve büyük bir ülke olarak belirttikten sonra, Megrellerin yerleşik bir halk olduğunu, bağlı, bahçeli, kiliseli büyük kalelerinin olduğundan bahsetmiştir. Ayrıca Megrelcenin zor bir dil olduğunu, her aşiretin ayrı bir konuşmasının olduğunu yazmıştır. 

Ünlü Osmanlı tarihçilerinden ve hukukçularından olan Ahmet Cevdet Paşa, eserlerinde Gürcistan hakkında bilgiler vermiştir. Kafkasya bölgesini dört kısım olarak değerlendiren Cevdet Paşa, Gürcistan hakkında şu bilgileri sunar:

“Kafkas dağlarının dördüncü bölgesi olan Gürcistan toprakları, bu dağların güney yönünde olup,  doğuda Dağıstan’ın güney batı sınırını çizen Kanık Nehri ile güneyde Yorçalı denilen ve ehl-i İslam Kazak aşiretleri, Gümrü, Ahıska sancakları, Acara Dağı ile batıda Karadeniz kıyısı ve kuzeyden Kafkas Dağı’nın Çerkez topraklarına bitişik olan Kalel şambası ile çevrilidir. Ahalisi Gürcü, Os (Oset), Asvan (Svan) ve Ermenilerden ibaret olup,  sonraları bir miktar Rus, Avusturyalı da yerleşmiştir. Adı geçen milletlerin hepsi yüz bin hane kadar olup, bunlardan sekiz bin kadar putperest olan Os, Asvanlardan olup yerleri sarp olduğundan ve bir taraftan Dağıstan’a ve bir yönden Çerkezistan’a bitişiktir. Gürcistan halkının çoğu Ehl-i sünnet olup geri kalan seksen altı bine yakın hanesi Hristiyan dinindendir.”  Cevdet Paşa ayrıca, Acaralıların cesaretli, kuvvetli ve dayanıklı olduklarından  Gürcülerden çoğunlukla cesaretle savaşan ünlü şahsiyetlerin çıktığını, Gürcü olmanın vatansever olmaya delil olduğunu vurgulamıştır.  

  Şirvanlı Fatih Efendi ise Gülzar-ı Fütühat adlı eserinde Gürcülerden övgü ile bahseder.  “Gürcistan insanları umumiyetle gönül ferahlatıcı bir yüz güzelliğine ve birbiriyle mütenasip vücut azalarına sahip oldukları gibi, toprakları münbit, yeşil ovaları, bin bir çiçeğin boy attığı dağları, muhtelif cins ağaçları ve akarsuları vardır. İki büyük eyalete ayrılmış olan Gürcistan, üç yüz seneden beri Osmanlı Devleti’ne bağlılığını ifade eden Bagrat sülalesinin yönetiminde olup, merkezleri Kür Nehri’ndeki Tiflis şehridir. Bu iki eyaletten biri, ülkenin Açıkbaş tarafında Gurirler meskun bulunduğu Guriye ve Dadyan’dır. Açıkbaş tarafı taşlık bir arazi yapısına sahip olduğundan, toprakları verimsiz mahsulü azdır. Ancak Tiflis verimli bir bölgedir ve lal-i aver denilen meşhur bir madeni bulunmaktadır.”  

Gelibolulu Mustafa Ali Efendi Nusretname adlı eserinde Tiflis Kalesi’nin, Halep Kalesi’nin bir numunesi olduğunu yazdıktan sonra Kur Nehri’ni Tuna Nehri’ne benzetmiş ve Tiflis’in ılıcalarıyla Kur Nehri’nin, Macaristan’daki Peşte şehrini andırdığını ifade etmiştir. 
Osmanlı son dönemi Çerkez asıllı devlet adamlarından olan Met Çünatukho Yusuf İzzet (Paşa)  Kafkas Tarihi adlı eserinde Gürcistan tarihine geniş yer vermiş ve Gürcülerden şu şekilde bahsetmiştir: “Gürcüler, yani “Kartveli” nesli yalnız Kafkasya’nın değil, dünyanın en hoş ve güzel ırkıdır. Bilhassa kadınları güzellik, boy-posta, endam güzelliğinde benzersizdirler. Gayet namuslu, hassas, fedakâr, vefakâr, haysiyetli, misafirperver olan Gürcüler asla bencillik göstermezler. Belki ziyadesiyle geçimli ve uyumludurlar. Her koşulda Gürcüler, her zaman şen şakraklıkları ve tez canlılıklarıyla seçilirler. ”  

Ünlü yazarlarımızdan Şemseddin Sami, Kamus’ul-Alam adlı geniş eserinde Gürcüler ve Gürcistan tarihi hakkında hayli malumatlı bir bilgi sunmaktadır: “Kafkasya halklarından olup, kendilerine nispetle Gürcistan denilen ve dağınık olarak Kafkasya’da yaşarlar. Gürcüler eskiden beri vücut yapılarının uygunluğu ve yakışıklılıklarıyla ve kadınları zariflik ve incelikleriyle ve erkekleri de yiğitlik,  cesaret ve güçlü kuvvetli tavırlarıyla şöhret bulmuşlardır. İnsanlık içerisinde en güzel ve en mükemmel ırk olmağa şayandırlar. Soldan sağa doğru yazılan kendilerine mahsus bir yazı çeşitleri mevcuttur. Genel tarihte Gürcülerin İskender zamanından beri isimleri geçmekte ise de onlar kendi tarihlerini çok daha eski zamanlara götürüp 2640 sene önce “Targamus” adında bir hükümdarları bulunduğunu iddia etmektedirler. ”

Şemseddin Sami, Gürcistan’ın şehirleri hakkında da bilgiler sunar. Tiflis şehrini Kafkasya’nın en büyük ve en ünlü şehri olarak tanımladıktan sonra, şehrin Gürcü, Ermeni, Türk, Acem ve Ruslardan oluşan ahalisi; çarşıları, okulları, cami, kilise, kışlaları ve kaplıcaları ile önemli bir ticaret merkezi olduğunu belirtmiştir.   Ahıska, Gürcistan şehirlerinden olup, önceden Osmanlı toprağında iken 1828 tarihinde Rusya’nın eline geçmiştir. 30.000 kadar ahalisi ve güzel bir camii vardır. Ahalisi Laz, Gürcü ve Türk’ten oluşmaktadır.  


Batum’un Osmanlı idaresinde Lazistan sancağının merkezi olduğunu ve Berlin Antlaşması ile Rusya’ya bırakıldığını, Sultan Abdülaziz zamanında Trabzon valisi Esat Muhlis Paşa’nın gayretleriyle şehrin bayındır hale getirildiğini, Aziziye adıyla büyük bir caminin yapıldığı, tabii bir limanın bulunduğu ve Osmanlı döneminde işlek bir ticaretinin bulunduğunu yazar.  

Ansiklopedi yazarlarından Ahmet Rifat Efendi de, eserinde,  Gürcistan arazisinin gayet verimli, havası sıcak,  dut, üzüm vesaire meyve ve pamuğu çok olduğunu,  altın, gümüş, bakır ve yakut madenleri mevcut olduğunu yazmış ve Gürcüler’in gayet cesur ve bahadır olup, kadınlarının da güzellikleriyle meşhur olduklarını belirtir.  Gürcistan şehirlerinden Ahıska’nın arazisinin dağlık ve mahsuldar olduğunu ve ahalisinin Laz, Gürcü ve Türk’ten oluştuğunu, “Ahmediye” adında güzel bir camilerinin bulunduğunu,  Tiflis’te ise bir cami olduğunu ve halkının birazının Müslüman olduğunu ifade eder.  
1918 senesinde Batum’a giden ünlü yazarlarımızdan Ahmet Refik, gözlemlerini Kafkas Yollarında adlı eserinde kaleme almıştır.  Batum’un doğal güzelliğine hayran kalan Refik, bu eserinde ayrıca Trabzon, Gümüşhane, Erzincan, Erzurum, Kars, Ardahan, Artvin’le ilgili izlenimlerini yazar. Kırk yıl Rus işgalinde kalan Batum’a I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı ordusunun tekrar girişi Refik’in gözlemleriyle şöyle anlatılır:

’’…Batum limanına girer girmez Osmanlı bayrağının binalar üzerinde dalgalandığını gördük. Sahilde iskelelerin üzeri, kadın, erkek, Rus kıyafetinde, papaklı, Laz kıyafetinde ahali ile dolu. Biraz ötede Osmanlı askeri muntazam saflar halinde dizilmiş. Muzika tatlı tatlı terennüm ediyor. Bu manzara cidden sevindirici. Sahilden toplar atılıyor, Osmanlıların muvasalatı parlak bir surette alkışlanıyor. Bu toplar, Batum’da Osmanlı hâkimiyetinin ilk nişanları. Şehir geri alınalı bir gün olmuş.  Müslüman halkın heyecanı bilhassa şayanı temaşa. Sokaklar alkış sesleriyle çınlıyor. Ellerini açıp dua edenler, teşekkür eden bakışlarla nazarlarını zabitlerimizden ayıramayanlar… Otomobillere koşup sarılanlar, titreyerek, mühic, Gürcü şivesiyle karışık bir Türkçe ile hislerini bağıra bağıra söyleyenler pek çok.  Batum’dan ayrılmak, kalpte elem bırakmamak kabil değil. Bu ayrılık, sevilen bir vücuttan ayrılmak kadar acı. ’’


Ardanuç üzerinden Artvin’e, oradan tekrar Batum’a geçen Refik, bu yolculuğunu şöyle ifade eder: ’’Sabahleyin kendimizi yeşil bir meşelik içinde bulduk. Muntazam yollardan Çoruh Vadisi’ne iniyor. Dere kenarında yüksek bir kayanın tepesinde eski bir kalenin boş duvarları, ince mazgalları görülüyor. Dere kenarında ufak ufak Gürcü köyleri var. Bağlar, bağçeler, yemyeşil, ruha ferahlık veriyor. Artvin’e gelinceye kadar iki büyük dağ geçtik. Uzaktan yüksek bir tepe üzerinde Artvin Camii’nin beyaz minaresini gördüğümüz zaman geniş bir nefes aldık.

Artvin’den Batum’a kadar yol, dünyanın en güzel, en müstesna ve en zarif bir parçası.  Çoruh, başında batan güneşin altınları, elmasları, laleri yakutlarıyla müzeyyen bir taç, sarışın bir kız gibi, bu çiçekler ve yeşillikler içinde süzülür. Bazen umulmadık bir köşeden ufak bir nehir, yeşil gözlü bir kız gibi, Çoruh’un koltuğuna girer. Bir müddet sularını birbirine karıştırmadan yana yana yürürler. Muntazam köprülerden geçerler. Temiz kayaları, elma dallarını öperek akıp giderler. Buraları güzel Gürcü kızlarının yaşadıkları, Gürcü dilâverlerinin, müdafaası uğrunda kanlarını döktükleri eski Osmanlı topraklarıdır.’’  Ayrıca Ahmet Refik, Gürcistan topraklarını,  güzelliğin ezeli bir bahçesi olarak nitelendirir. 

           Halil Menteşe anılarında Batum şehrini bir cennete benzeterek şu ifadeleri kullanmıştır: “Batum şehri, muntazam, büyücek bir kasabadır. Geniş sokaklarının ortaları iri, renkli çakıllarla örtülmüş, gözü sevgiyle çeken bir manzarası vardır. Kafkasya’nın ihraç ve ithal iskelesi, Bakû petrollerinin geniş borularla aktığı yerdir. İki büyük nebahat bahçesi vardır. Müslümanlar bu şehirde eski İslami hayat tarzlarını muhafaza ediyorlar.’’  
Hilmi Uran Bey, 1918 yılında mülkiye müfettişliği görevi için gittiği ve çok kısa bir müddet kaldığı Batum’un, kendi üzerinde iyi bir tesir bıraktığını belirterek, şehri Karadeniz sahilinde geniş ve muntazam caddeleriyle, temiz yüzlü binalarıyla, güzel vitrinli dükkânlarıyla, Avrupai bir kasaba olarak nitelendirmiş, güzel bir park ve mutedil bir iklimi bulunan şehir halkının da çoğunun Gürcü olduğunu ifade etmiştir. 
Trabzonlu Şakir Şevket eserinde, Çürüksu ahalisinin ziraatle meşgul olmalarına rağmen silahşorluk maharetleriyle tanındığını, ayrıca içlerinde çok fazla devlet ve millet hizmetinde bulunan kahramanların bulunduğunu yazar.  Batum’un  1863 tarihlerine kadar küçük bir kasaba olduğunu, Trabzon valisi Emin Muhlis Paşa tarafından şehrin imar edildiği padişah adına 1869 tarihinde Aziziye adıyla bir cami inşa edildiğini, Acara halkının aynen Çürüksulular gibi aynı derecede yiğit ve cesur olduklarını  vurgular.

Fahrettin Erdoğan, hatıralarında, Gürcüler ve Türklerin daima dost yaşadıklarını ve aralarında siyasi ve şahsi hiçbir problemin yaşanmadığının üzerinde durur ve Gürcistan hakkında şu bilgileri verir: “Gürcistan genel olarak dağlık ve bağlık bir arazide kurulmuştur. 2.5 milyon nüfusunun yarım milyonu müslümandır. Dağlık bölgelerde yaşayan halk çoğunlukla mısır ekmekle meşhurdurlar. Ülkenin her tarafı ormanlıklarla çevrilidir. Merkezi Tiflis şehri, Gocar Dağı’nın eteğinde ve Kur Nehri’nin üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Kur Nehri şehrin ortasından geçmektedir. Tiflis’te Aşık Garip ve Şahsenem’in evleri ve bağları hala mevcuttur. Tiflis’te birkaç mescit olduğu gibi İran hükümdarlarından Şah Abbas’ın Kur nehri üzerinde yaptırdığı muhteşem Şah Abbas Camisi vardır.

             Mehmet Asaf Bey, Birinci dünya savaşı döneminde esaret yıllarının birkaç gününü geçirdiği Tiflis şehrinin, güzelliği ve bakımlı Kafkas şehrinin, her yönüyle mamur ve müreffeh olduğunu, Kafkasya’nın merkezi olan bu şehirde hayli sayıda Müslüman yaşadığını söylemiştir.  Son dönem Osmanlı devlet ricalinin önde gelenlerinden Ahmet İzzet Paşa, Evliye-i Selase olarak tanımlanan üç Osmanlı vilayetin en değerlisi ve Kafkasya’nın ihraç limanı Batum şehrini, Kafkasya’nın ve Gürcistan’ın ruhu olarak göstermiştir.

            1877–1878 Osmanlı-Rus Harbi sonrasında Samsun’a yerleşmiş Gürcülerle ilgili bir araştırma yapmış olan İsmetzade Doktor Mehmet Arif, Gürci Köyleri adlı eserinde muhacir Gürcülerle ilgili şu tespitlerde bulunmuştur: ’’Gürcülerin yaşadıkları evler, bölge halkının evlerince kıyaslandığında şehri andırmaktadır. Evlerin çoğunluğu kestane ağacındandır, birbirinden yolla ayrılır, her evin kendi ihtiyacını karşılayan bir avlu ve bahçesi vardır. Avlularında dut, elma, armut, incir, erik gibi kısacası bütün meyvelerden ağaçlar bulunmaktadır. Meyve ağacı yetiştirme merakı Gürcülerde çok ileri gitmiştir. Son derece dindar ve dine bağlı olmakla ünlü olduklarından köylerinde mükemmel cami ve muntazam mektepleri vardır. Kız ve erkek çocukları genellikle dinin temel konularını bilmektedirler. Keskin zekâ ve üstün yeteneklere sahip olduklarından öğrenim gördükleri alanda pek az bir zaman zarfında ilerleme gösterirler. Geçmiş olayları tatlı tatlı anlattıklarından meclislerinde sıkılmak mümkün değildir. Terbiye ve misafirlere hür













Okunma: 4827

Yazıya Yapılan Yorumlar
Yorum Yaz