Osmanlı İdaresi ve Gürcüler

>> Osmanlı İdaresi ve Gürcüler

    
Bundan birkaç yıl önce umumî efkârı çok yakından ilgilendiren ve iki Gürcü profesörü tarafından ortaya atılan bir Gürcüstan Meselesi çıkmıştı. Bir tarihçi sıfatıyla bu olay benim de alâkamı çekti. Çalışmalarımın bir kısmını bu konuya hasrederek Başbakanlık Arşivinde bulunan ve mevcudiyetini bundan önce tesbit etmiş olduğum Gürcüstan - Meselesiyle ilgili, II. Mahmud devrine ait vesikaları imkânlarımız nisbetinde gözden geçirdim; sizlere sunmak istediğim konunun esası bunlara dayanmaktadır

Bu tarihlerini dahi bilmiyen Gürcü profesörleri tarafından iddia edilmişti ki: Türkler burada en büyük fenalıkları irtikâp etmişler; en büyük zulümleri işlemişler; ziraatı mahvetmişler; Gürcülere dillerini unutturmuşlar; onları zorla İslam dinine sokmuşlar; halkı yerlerinden kaldırıp başka yerlere göçmek zorunda bırakmışlar; bu yüzden zavallı Gürcü halkı hep Ruslarla birleşerek Osmanlılara karşı savaşmış . .. ilh.

Bu küçük tebliğimde sizlere, Osmanlı İmparatorluğunun burada tatbik ettiği idareye temas edecek, Gürcülerin bu idareye karşı duydukları his ve bağlılığı tebarüz ettirmeğe çalışacağım; bunları Türk tarihçilerinin, hattâ ecnebi tarihçilerinin eserlerinden değil —belki bunların hepsinin bitaraf olmadıkları düşünülebilir — doğrudan doğruya Gürcülerin ağzından anlatacağım; evet bizzat Gürcü halkının ağzından, lâalettâyin siyasî emelleri dolayısıyla Osmanlıları tutmak zorunda kalan bir reisin ifadelerinden değil.

Bu müfterilere sorarım, bu gün Rumca, Bulgarca, Sırpça, Arnavutça, Romence v:s. diller yaşamıyor mu? Balkanlarda Ortodoks mezhebi mevcudiyetini nasıl muhafaza edebilmiş? Rumlar, Ermeniler, Romenler, Sırplar, Gürcüler i Osmanlı imparatorluğundan ayrıldıktan sonra mı yeniden dinlerini değiştirerek hıristiyan oldular? Yeniden dillerini ve yazılarını öğrendiler?

Türklerin Gürcüstan’da ziraati mahvettikleri iftirası ileri sürülüyor. Demek ki Osmanlı vergileri zavallı Gürcü çiftçisini mahvedecek derecede ağırmış. Filhakika XIII. yüzyılda Anadolu'da böyle bir durum vardı; fakat Türklerden Bizans’a değil, Bizans’tan Türklere iltica edenler oluyordu; hem de bunlar adetçe çoktular. Biçare Bizans halkı sırf vergiden kurtulmak için aç kalmağa razı oluyor, vergi vermemek için tarlasını ekmiyordu. Fazla takibe maruz kaldığı takdirde de yurdunu, yuvasını terk ederek Türklere sığınıyordu. Türkler bu gibi mültecilere derhal arazi veriyor ve malî durumlarını düzeltinceye kadar, bunları beş on yıl bütün vergilerden muaf tutuyorlardı.

Üç kıt'a üzerine yayılmış bulunan muazzam Osmanlı imparatorluğu, saha ve genişlik bakımından aşağı yukarı Avusturalya kıtasına muadildi. Bu durumu ile Osmanlı İmparatorluğu ülkesi Tropik kuşaktan başlıyor, geniş çölleri de içine alan bu kuşağı kat ettikten sonra, Süptropik mıntıkayı aşıyor ve mutedil kuşağın ortalarına kadar uzanıyordu. Bildiğimiz veçhile bu çeşitli iklim kuşaklarında yağmur ve hararet miktarı, yani iklim şartlan ve bununla yakından ilgili olan bitki örtüsü ve hayvan yetiştirme şartlan birbirinden pek büyük farklar gösterir; bu suretle bu iklim faktörleri hüküm sürdükleri sahalarda bir takım özel hayat şartlan meydana getirir; bu yüzden Osmanlı İmparatorluğunun her hangi bir bölgesinin istihlâk ve istihsal maddeleri, ithalât ve ihracatı, bir kelime ile iktisadî hayatı çok kere birbirine zıt büyük farklar göstermekte idi.

Osmanlı İmparatorluğu, bu kıt'a diyebileceğimiz fevkalâde büyük saha üzerinde otuz milleti bir araya getirdi ve bir idareye bağladı. Bu çeşitli milletlerin ülkelerinde iklim hususiyetleri ve iktisadî şartlar birbirinden ayrı olduğundan başka, dilleri ayrı, dinleri ayrı, örf ve âdetleri ayrı, ahlâk umdeleri, düşünüş ve görüşleri ayrı idi ve ayrı olarak kalmıştı. Böylece Osmanlı ülkesinde diğer devletlerin gıpta edecekleri bir tolerans büküm sürüyordu; yeni katılan tebaa bu idareye derhal bütün mevcudiyetiyle bağlanıyordu. Türkler kendilerine katılan Hıristiyan tebeayı kanunen korumakla görevli idiler. Bir Hıristiyanın bir tavuğunu gasp etmek bir Hıristiyanın tarlasında at otlatmak, bazen idam cezasına kadar gidiyordu. Kısaca Türk ülkesinde yalnız adalet hüküm sürüyordu; bundan dolayı Türk idaresine giren bu yabancı milletler, bu idareye çabucak ısınıyor, ona candan bağlanıyordu. Haksız yere öldürülen bir Hıristiyan için on bir yeniçerinin idam edildiği vâki idi.

Türklerin bütün bu kabiliyet, adalet ve ahlâklarından uzun boylu bahseden Romen müverrihi lorga, Türklerin bu yüksek vasıflarına "Türk fazileti,, demekle Türkleri cihana en beliğ bir ifade ile tavsif etmiştir.
...ve Osmanlı idaresi böylece tebaasını ancak ve ancak sevgi ve saygı hisleriyle kendine bağlamış bulunuyordu. Birliği temin etmek için yalnız adalete, yalnız kanuna dayanıyor; asayişi temin, emniyeti tesis ve umumî hürriyet ve refahı yaymak suretiyle tebeasının muhabbetini ve bağlılığını celbetmeğe çalışıyordu. Bu koca yapı ancak buna istinat ederek kurulmuştu.

Yoksa Osmanlı İmparatorluğunda bir dil birliği siyaseti takip edilmemişti. Dil o derece serbestti ki, meselâ Sırplar Osmanlı idaresinde refah içinde yaşadıkları ve bu İmparatorluğa isteyerek bağlı oldukları, bu İmparatorluk için gerektiği anlarda severek, isteyerek canlarını feda ettikleri halde, yalnız kendi dilleriyle konuşmakla kalmıyor, Osmanlıların, ilk devirlerinde, Osmanlılara karşı muvaffakiyet kazanan kahramanlarını kendi dilleriyle meydana getirdikleri millî destanlarında terennüm bile edebiliyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu kat'iyyen bir din birliği siyaseti de gütmedi. Türkler bu manevî bağı tamamıyla ferdin ve tebaanın vicdanlarına bırakmışlardı. Hatta biz daha ileriye giderek şunu diyebiliriz ki, bilakis Osmanlı İmparatorluğu bazı bölgelerde şiddetli takip ve tazyike maruz kalan mezhepleri korudu. Bugün Balkanlardaki Ortodoks mezhebi mevcudiyetini bu toleransa medyundur.

Dil ve din birliğine önem vermeyen ve millî bir bünyeye dayanmayan Osmanlı İmparatorluğu, arz etmeğe çalıştığım insani ve ahlâkî esaslara dayanmış olmasaydı yüzyıllarca süren varlığını nasıl muhafaza edebilirdi?

Osmanlı İmparatorluğunun yükselişinde, Türklerin âdil idareleri, yüksek ahlâk ve faziletleri, düşmanlarına aman vermeyen muazzam ve muntazam orduları, teşkilâtçılıktaki kabiliyetleri âmil oldu; fakat arşivlerimizde yapılan son tetkikler bize mütecanis olmayan bu bünyeyi, cebir ve tazyik tatbik etmeden sapa sağlam ayakta tutan bu saydığımız âmiller arasına çok önemli bir hakikati daha katmamızın gerektiğini göstermiştir.

Bu hakikat da şudur: Osmanlılar gerek ırk ve kültür, gerek iklim ve diğer iktisadî hayat şartları bakımından birbirinden çok ayrı bölgeleri ihtiva eden İmparatorluklarında "Vergi Kanunnâmelerini merkezde, İstanbul’da vücûda getirerek bütün ülkeye teşmil etmemiş, bilakis birbirinden ayrı olan bu bölgelerin her birine iktisadî şartlarının özelliklerine göre en uygun vergi kanunnâmelerini yapmak ferasetini göstermişlerdir.

Osmanlılar fethettikleri bir ülkenin her şeyden önce iktisadî durumunu tetkik ederlerdi. Bu tetkik' ve incelemelerden sonra da elde edilen neticelere göre o mıntıkanın istihsalini çoğaltacak, halkını bir kat daha refaha kavuşturacak şartları haiz ve yalnız o eyalet ve yahut sancağa mahsus yeni bir vergi kanunnâmesi vücûda getirilir ve dikkatle tatbikine başlanırdı.
 
Böylece Osmanlı imparatorluğunun ihtiva ettiği yüzlerce sancağın her birinin özel bir vergi kanunnâmesi vardı.

İşte Gürcüstan eyaletinin vergi kanunnâmesi de bu şartlar içinde hazırlanmıştı. Şimdi Başbakanlık arşivinde bulunan Gürcüstan eyaletine ait ve bu ülkenin ziraat bakımından harabiyetini mucip olduğu iddia edilen vergi kanunnâmesini gözden geçirelim; bunun için kanunnâmeyi başından sonuna kadar okumağa lüzum yoktur; daha ilk satırı bize hakikati bütün açıklığı ile göstermeğe kâfidir (Yalnız ben buradaki Osmanlıca tabirleri, daha kolay anlaşılması için bugünkü dilimiz ile söyliyeceğim).

Gürcüstan vergi kanunnâmesi (Krş. Ömer Lutfi Barkan: Osmanlı imparatorluğunda ziraî ekonominin hukukî ve malî esasları, İstanbul 1943, s. 197 vd.) şöyle başlamaktadır: "Gürcüstan vilâyeti taşlıktır; halkın toprağı azdır; bundan dolayı Gürcü halkından ziraat namına hiç bir vergi alınmıyacaktır.„ Demek ki, Osmanlı imparatorluğu, bilhassa Gürcüstanda toprağın taşlık ve az olduğunu nazar-ı itibara alarak halkı ziraata teşvik için ziraat vergisinden bile vazgeçmiştir. İşte Gürcüstan Türk idaresinde böyle yaşamıştı.

Osmanlı imparatorluğu zamanla zayıf düşünce, bu ülkelere bu sırada hem-hudud olan Rusya, tehdit, tazyik ve teşvik gibi türlü türlü desiselerle buralarını yavaş yavaş kendi hâkimiyetine geçirmeğe başlamıştı; fakat Rus istilâsından kat'iyyen memnun olmıyan Gürcüstan halkı; bir taraftan elinden geldiği kadar Ruslara mukavemet ederken, diğer taraftan asıl metbuunun himayesine sığınmak için elinden gelen her şeyi yapmıştır.

Ancak bu sıralarda Bükreş andlaşmasiyle (1812) sonuçlanan yeni bir harpten çıkmış olan Osmanlı imparatorluğu, Rusyanın propagandalarıyla zaten galeyan halinde bulunan ve Fransa İhtilâlinin yaydığı millî fikirlerle bir kat daha alevlenen Balkan tebaasının isyanlarıyla karşılaşmış; bir müddet sonra, 1826 tarihinde bir vakitler cihanı titretmiş olan ordusunu, Yeniçeri Ocağını ilga etmek zorunda kalmış; 1827'de Navarin faciasiyle donanmasını kaybetmiş ve akabinde 1828—29 yılları arasında devam eden yeni bir Rus harbiyle hırpalanmış; bu biter bitmez de Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın isyanıyla büyük tehlikelere maruz kalmış olduğundan Gürcüstan hadisesine karşı gerekli tedbirler almak fırsatını bulamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu bu zayıf anında Rusların gerek Devletler hukukuna, gerek Gürcülerin arzusu hilâfına yaptıkları harekete karşı, eski muahedeleri, hattâ, en zayıf anlarında Ruslarla akdetmiş olduğu Küçük Kaynarca (1774) ve Yaş muahedelerini şahit olarak göstermiş ve Rus taleplerine karşı şiddetle mukabele etmiştir:

Meselâ, 1725-6 yıllarına ait anlaşmanın II. maddesinde Gür-cüstan hakkında şunlar zikredilmektedir: „... çünkü Gürcüstan memaliki bitemamiha Devlet-i Aliyyenin zaptında olmağla her tarafta Devlet-i Aliyyem canibinden hükkâm ve muhafazacılar ikamet üzeredirler; Guri nehri huduttur….
1774 Küçük Kaynarca andlaşmasımn 23. maddesinin son fıkrası ise şunları ihtiva etmektedir : „ ... ve tavâif-i mezbûre (yani Gürcüler ) Devlet-i Aliyyemin' reayasından olmakla Rusya devleti asla mersûmuna müdahale etmeyüp taarruz eylemeye ... „

Bu suretle Gürcüstan hakkında başlıyan muhabere ve müzâkereler, Başbakanlık Arşivinde özel bir kısım teşkil edecek derecede büyük bir yekûna baliğ olmuştur.

Şimdi sizlere böylece haksız ve muahedeler ahkâmına aykırı olarak Rus idaresine geçen Gürcüstan halkının, Türk ve Rus idarelerini ayrı ayrı gördükten sonra kendisinde beliren kanaati izhar etmeğe çalışacağım; yalnız bir kelime ile şunu söyleyeyim ki, Türk idaresinin hayranı olan Gürcüler, Rus idaresine karşı şiddetli bir tepki göstermişler ve yıllarca bu idareden kurtulmak ve yeniden Osmanlı idaresine girmek için çalışmışlardır.

Sonra şu noktayı bir daha belirtmek isterim ki, Osmanlı imparatorluğuna Gürcüler tarafından bu hususta yapılan müracaatlar, sadece Osmanlıları tutan başbuğlar, parti reisleri tarafından değil, üzerinde halktan yüzlerce kişinin mührünü ihtiva eden, Gürcü dili ve Gürcü yazısıyla yazılmış vesikalarla yapılmıştır. Bu vesikaların, gerek asılları, gerekse tercümeleri Arşivimizde mevcuttur. Ben bu belgelerin Osmanlıcaya yapılan tercümelerinden bâzı kısımlarını bu günkü dilimize çevirerek sizlere vermeğe çalışacağım.

Meselâ bir vesikada (Başbakanlık arşivi, H, H. No. 44604, Tarih 1821) şunlar geçiyor:" ... Ahısha valisi Ali Paşa'nm ellerini öperek kendisinden rica ederiz; halimizi Osmanlı devletine bildirsin;  Osmanlı imparatorluğu, İstanbul’u zaptettiği gün Açık Başlılara da nâme göndermişti.   Biz o günden beri Osmanlı tebaası olmağı kabul ettik.   Babam gönül rızasıyla Osmanlı devletine hizmet etti;  benim ocağım da devletin mülkü ve halkı onun reayasıdır.   Biz hiç bir vakit başımızı Moskof reayalığına vermedik;   kanımızı dökmedikçe de Moskofa tâbi olmayız. Padişahtan niyaz ediyoruz,   Ruslarla olan bu mücadelemizde bizi yalnız başımıza bırakmasın... „

O halde Gürcüstan halkının Osmanlı imparatorluğunun kuruluşundan beri Türk tâbiiyetine severek, isteyerek girdiğini; Rus hâkimiyetine girmek şöyle dursun, bilakis buna karşı kanını akıtmağa,  canını feda etmeğe hazır olduğunu açık bir su rette görmekteyiz. Gürcülerin başka bir dilekçelerinde de  ( Başbakanlık Arşivi, H. H. No. 44615 h, Tarih 1814)   şöyle denmektedir : "

Ülkemize gelmenizi bekliyoruz; emriniz ne ise bildiriniz; isteklerinizi canla, başla yapacağımıza and içeriz. Halkımızın cümlesi uğrunuzda canını feda etmeğe hazırdır.   İsterseniz yurdumuzu terk ederek size gelelim; ancak bu takdirde size büyük bir yük olacak, aceze evlâd vs ayalimizi ve mallarımızı burada bırakmak zorunda kalacağız ki, bunların Ruslar tarafından gasp ve yağma edileceği şüphesizdir. Bu zalimlerin elinden kurtulmamıza yardım ediniz . . . „

Gürcü halkından gelen diğer bir mektupta da (Başbakanlık Arşivi, H.   H. No. 44626 c. Tarih 1819—20   [1235])   şunlar yazılıdır; 

 "... Ötedenberi düşkünlere yardımcı olan sizler, şanınıza düşeni yapınız.   Padişahımızın sadık ve bahadır bir veziri olan sizin,   Ahıshaya teşrif ettiğinizi haber aldık. Bizi boğulmakta olduğumuz bu istilâ feyezanından ancak siz çıkarabilir, siz kurtarabilirsiniz. Bunu yapamadığınız takdirde, çoluk çocuğumuz ve mallarımızla dağlara çıkacak, dağlar karlanıncaya kadar orada kalacağız.   Padişahımız bize yeter derecede yer verirse,   sizlere gelir ve reaya sıfatiyle vazifelerimizi yerine getiririz... Biz şimdiye kadar dinimizi çevirmekten maada elimizden gelen her şeyi yapmakta kusur etmedik   (yani Ruslara karşı); fakat Rusya kıralının yanından bir papaz geldi; ibadet tarzımızı değiştirmek,    ne kadar papazımız varsa kırallığına götürmek istedi. Tapu kâğıtlarıyla müseecel mülkümüzü elimiz 
den almağa başladı. Bunları kabul etmedik; şimdi bu arzularını asker ve silâh kuvvetiyle yapmağa çalışıyorlar; fakat biz ken¬dimizi müdafaa edeceğiz; tek bir kişi kalıncaya kadar kırılmağı göze aldık.


Başka bir Gürcü vesikasında da (Başbakanlık Arşivi, H. H. No. 44615 g, Tarih 1814) ezcümle şöyle denmektedir; "... Rusyalunun yed-i cebbâresinden tahlîsirnizi rica ediyoruz. Bu hareketinizle bütün Gürcüstan halkının hayır duasını alacaksınız; Gürcüstan halkının Osmanlı idaresinden uzaklaşarak Rusyanın eline bırakılmamasını bilhassa niyaz ederiz. Biz bu zalimlerin takip ve tasallutlarına uğradık, vatanımızı terkettik, artık kır¬larda serseriyane dolaşıp duruyoruz... „

Açık Baş meliği Salamon ile Gürcüstanın ileri gelenleri tarafından gönderilen bir mektupta da (Başbakanlık Arşivi,. H. H. No. 44615) şunlar mevcuttur: "...Öteden beri eben an ced bu bendeleri Devlet-i Aliyyenin bir kölesi ve tebaasıyım ve Açıkbaş ülkesi memalik-i Osmaniyeden bir parçadır; bütün Gürcüstan halkının, Osmanlı devleti sayesinde, emniyet içinde sakin bir hayat sürdüğü de gün gibi zahirdir; fakat birkaç yıldır enva-ı hile ile Ruslar Gürcüstan ülkesine ayakbastılar. Bu kulları da padişahın uğrunda mal, mülk, ehl ü ayalimi feda ederek, ecdadımızın da melcei olan Devlet-i Aliyyeye sığınıyorum…. „

Osmanlı imparatorluğuna takdim edilen Gürcü dili ile yazılı ve bütün Gürcü rüesâ ve reayası tarafından gönderilen bir dilekçenin Osmanhcaya yapılmış tercümesinden de şu kısım¬ları alarak sözlerime son vereceğim (Başbakanlık Arşivi, H. H. No. 44604 melfuflarından, Tarih 1820).

"... On yıldır Rusyalu hile ile memleketimize girdi; ileri gelenlerimizi aldattı; sonra sabır ve tahammülümüzün üstünde ağır vergiler ve mükellefiyetler koydu; çok şiddetli bir idare tatbikine başladı; evlât ve ayalimize tasallut etti. Koca karılar ve yedi yaşında çocukların dışında kalanları Rusyaya götürdü. Halbuki, Gürcüstan altıyüz yıldır sâye-i seniyyede asayişi düzgün bir ülke idi... artık kat'î kararımızı vermiş bulunuyoruz. Ya Rusları memleketimizden çıkaracak ve yahut bu ülkeyi tamamıyla tahrip edeceğiz. Biz Devlet-i Aliyyenin tebaasıyız; Osmanlı imparatorluğuna lâyık olan şey, bizi Moskof un ayağı
 
altında bırakmamasıdır. Şimdi de Osmanlı imparatorluğuna sığmıyoruz; eğer bizi bu felâketten kurtarmazsanız, hepimiz kendi kendimizi öldürerek, Osmanlı imparatorluğu tebaasının sağ iken düşmana teslim olmayacağını isbat edeceğiz...,,


SİNASİ ALT UND AĞ (T. T. K. Üyesi ve Ankara Üniversitesi D. T. C. Fakültesi Tarih Profesörü) ,Kaynak:IV. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1952, s.317-325


 













Okunma: 4830

Yazıya Yapılan Yorumlar
Yorum Yaz