Selçuklu Sultanlari Ve Gayr-i Müslimler

>> Selçuklu Sultanlari Ve Gayr-i Müslimler

Türkiye Selçukluları'nın ilk önce İznik'i daha sonra Konya'yı başkent yaptıkları ve hâkim oldukları diğer şehirlerde ve köylerdeki halkın ister hıristiyan ve yahudi, ister diğer dinlere mensup olup, müslüman olmayanları ile ilgili bilgileri gözden geçirirken, öncelikle gayr-i müslimlerin içinde bulundukları hâlet-i rûhiyeyi tanımak gerekir. Zira, böylece bunların yeni gelen yabancı bir unsuru kabullenebilmeleri için ortamın uygun olup olmadığını tespit etmek sûretiyle Anadolu'da daha önce yaşamakta olanların Türkler karşısında aldıkları tavrı belirtmek mümkün olur.

Bilindiği gibi bir devlet kurulunca derhal "nizâm ve kanun" hâkim olduğu için, Anadolu'da Türkiye Selçukluları'ndan önce görülmekte olan yağma, çapul ve başıbozukluğun yerini, hürriyet, adâlet ve güvenlik almaya başlamıştı. Nitekim Anadolu'da yaşayan hıristiyan toplumların Selçuklular'ın gelişlerinden önce çok sıkıntı çektikleri, bundan dolayı da, çok şikâyette bulundukları bilinmektedir. Buna karşı Anadolu hıristiyanlarının Türkiye Selçukluları devrinde Bizans dönemine göre daha mutlu bir yaşayışa, daha geniş bir din özgürlüğüne sahip oldukları, Batılılar tarafından da belirtilmiş bulunmaktadır.(14) Selçuklular'ın yalnız devlet kurdukları devirde değil, Moğollar'ın istîlâsı zamanlarında bile, Süryânî ve Ermenîler'in, daha sonra da Rumlar'ın, Bizans yönetimine karşı Türklere yardım ettikleri, özellikle Bizans İmparatorluğunu savunmayıp, savaş meydanlarını toplu olarak terkettikleri hıristiyan kaynaklarınca da doğrulanmaktadır.

Bizans İmparatorluğunun önceden beri takip ettiği ortodoks mezhebini kabul ettirme ve Rumlaştırma siyâseti ve İmparator Heraklius'un bütün inanç esaslarını "Monotheisme" adı ile yeni bir mezhepte birleştirme teşebbüsü bütün yakın-doğu hıristiyanlarının müslüman ordularını, ilk İslâm fetihlerinde bir nevî kurtarıcı olarak karşılamalarına yol açmıştı. Selçuklular devrinde de Anadolu'da yaşayan topluluklar, Bizansın aynı zulüm ve baskı politikasından şikâyetçi olarak, Selçuklu Türklerini yine aynı hava ile karşılıyorlar idi. Süryani tarihçisi Mihael'in; "hıristiyanlara ait memleketlerin çoğunu alan Türkler, mukaddes sırlar(teslis)a dair bir fikre sahip olmadıkları ve hıristiyanlığı bir hata saydıkları için dînî akîdeler (hıristiyanlık) hakkında bilgi edinmek lüzûmunu duymuyor; şerîr ve Râfizî Rumların yaptığının aksine kimsenin dinine ve inancına karışmıyor; hiç bir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı" ifadesini Osman Turan da kaydederek(15) hıristiyan ve müslüman yöneticileri karşılaştırıyor ve aradaki farkları ortaya koymuş oluyordu.

Bir Bizans tarihi yazarı, 1204 yılında vukû bulan Haçlı seferinde, Haçlıların İstanbul'a yaptıklarını anlattıktan sonra Müslüman Türklerle Haçlıları şöyle karşılaştırmaktadır: "Müslümanlar(Selçuklular) hiç olmazsa kadınlara tecâvüz etmiyorlardı... Ahâliyi sefalete uğratmıyorlardı. Onları sokak ortasında anadan doğma soymuyorlar, açlık ve ateşle yok etmiyorlardı... Buna rağmen Tanrı'nın adını duyunca İstavroz çıkaran ve dinimizi paylaşan hıristiyan uluslar, işte bize bu muâmeleyi yaptılar!"(16). Yâni hıristiyanlar, kadınlara tecavüz ettiler, halkı sefâlet içinde bıraktılar diyen yazar, Türkler'in Bizanslılar'a göre tercihe şâyân olduklarını ifâde etmek istemiştir.

XI. yüzyılda Türklerin gelişleri sırasında bu durumu böyle belirledikten sonra, acaba, Anadolu'nun yerli -müslüman olmayan-halkı Selçukluları nasıl karşıladılar? Geçen zaman içerisinde onlar hakkında neler düşünüyorlar idi? Selçuklu Sultanları ile gayr-i müslimlerin arasındaki ilişkiler nasıldı? Bu soruları sağlıklı bir şekilde cevaplandırabilmek için mümkün olduğu kadar çağdaş tarihçilere başvurmak ya da bu kaynaklardan yararlanarak yapılan araştırmaları gözden geçirmek gerekir.

 

1. Gayr-i Müslimlerin Türk Sultan ve Yöneticilerine Bakışları:

Selçukluların en uzun ömürlü kolu olan Türkiye Selçukluları, kendilerinden önceki Türk devletlerinde de görülen zimmî politikasını, daha esnek olarak uygulayan bir Türk-İslâm devletidir. Bunun örneklerini en eski kaynaklarda görmek mümkündür. Meselâ, Selçukluların yönetiminden memnun olup, halkın hissiyâtına tercüman olan Urfalı Mateos'un kendi dindaşı ve Urfa'nın hâkimi, Filaritos'u zâlim olarak nitelerken, Selçuklu Sultanı hakkındaki şu satırları, onların Selçuklu Sultanlarına bakışları hakkında bir düşünce sahibi olmamızı mümkün kılmaktadır: "...Sultanın yüreği, hıristiyanlara karşı şefkâtle dolu idi. O, geçtiği memleketin halkına bir baba gözü ile bakıyordu. O, böylelikle hiç bir muharebe yapmadan birçok eyâlet ve şehirlere hâkim oldu."(17)

Aynı hisleri Türkiye Selçuklu Sultanları için de beslediklerini gördüğümüz, Anadolu yerli halklarının daha ilk Sultanları bir kurtarıcı gibi kucakladıklarını, hatta, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Bizanslılara karşı onlara yardımcı olarak, Selçuklu tarafını tuttuklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Daha Malazgirt savaşında Romenos Diogenes'in ordusunda yer alan Ermeniler, toptan savaş alanını terketmişler, hatta fırsat buldukça da Rumlar'a tecâvüz etmişlerdir. Çağdaş Ermenî ve Süryânî müelliflerinin Rumlar(Bizanslılar)ı "menfur ve kadınlaşmış" diye vasıflandırmaları ve onları dinlerine ve millî varlıklarına düşman "zâlim râfizîler" olarak nitelemeleri sebebiyle Selçukluları, Bizanslılara tercih ettiklerini ortaya koyuyor.(18)

Türkiye Selçuklularının kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman'ın Antakya'yı 1084 yılında fethi, önce Bizanslılardan, sonra da Filaretos'un zulümlerinden şikayetçi olan şehrin Ermeni ve Süryânî halkını çok memnun etmiştir.(19) Zirâ, Süleyman-şah, "askerlerine ve tebâsına çok iyi muâmele eder ve bu sebeple de halkı kendisine bağlardı. Antakya hıristiyanlarının diğer komşu hükümdarları değil de onu davet etmeleri, adaletinin çok yaygın oluşunun sonucuydu." Süryânî tarihçisi; "halkımız Süleyman'dan bir ferman alarak Antakya'da Meryem ve Saint George kilisesini inşâ etmişlerdir"(20) derken bizi Selçuklular'ın kuruluşlarından itibaren izledikleri politika hakkında bilgilendirmektedir.

Süleyman-şah'ın oğlu Kılıç Arslan I de Haçlılarla yaptığı ölüm kalım mücadelesine rağmen, Türkler'e özgü gelenek gereği, kendisinden öncekilerin yolundan giderek hıristiyanlara karşı şefkat ve hoşgörüde kusur etmedi. Bu sebeple Malatya'nın daha ilk kuşatılmasında şehrin Süryânî hıristiyanları Gabriel'i başlarından atıp, Kılıç Arslan'ın idaresine girmeyi yeğlediler. Çağdaşı Urfalı Matheos, Kılıç Arslan'ın her bakımdan çok iyi ve tatlı bir zât olduğunu, bundan dolayı da ölümünün hıristiyanlar için bile çok büyük bir mâteme yol açtığını yazar.(21)

İskenderiye Patrikleri tarihi, Türkiye Selçuklu Sultanı I. Mes`ud (1116-1156) hakkında; "tebâsının çoğu Rum'dur. Rumlar iyi idare ve adaleti dolayısıyla onun idaresinde yaşamayı tercih ettiler" der.(22) Sultan İkinci Kılıç Arslan'ın Malatya Patriğine yazdığı mektupta, "bu devirde Allah'ın, kendi (Patriğin) duaları ile devletimizi tebcil ettiğini biliyoruz" demesi Malatya'nın fethine patriğin duasının vesile olduğunu açıkça ifade etmesi ve mektubunu, dualarının devamını isteyerek bitirmiş olması oldukça ilgi çekicidir.(23) Birincisi gibi II. Kılıç Arslan da Ermeniler ve Süryaniler tarafından hâmî ve kurtarıcı olarak tanınmıştır.(24)

Sadece Selçuklu Sultanlarından değil, diğer Türk Beylerinden de aynı derecede memnun olduklarını gördüğümüz Anadolu'nun müslüman olmayan halklarından Süryâni ve Ermeniler'in, Artuklular'dan Gâzî Belek'in (öl.1124) ölümüne de müslümanlar kadar üzüldüklerini tarihçiler kaydetmektedir.(25) Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Fakat bu mütevâzî eserin sınırları buna müsâade etmediğinden burada bu kadarla yetiniyoruz. Ancak, şunu açıkça söylemek mümkündür ki, gerek Türkiye Selçuklu Sultanları, gerekse diğer müslüman Türk beyleri Anadolu'daki gayr-i müslimleri en az müslümanlar kadar himâye etmiş ve onların zulme uğramalarına, onlara haksızlık yapılmasına engel olmuşlardır.

 

2. Türkiye Selçuklularının Gayr-i Müslimlerle İlişkileri

Bu bölümde, öncelikle, askerî ve siyasî münasebetlere dair örnekleri ele alacağız. Daha sonra da Selçukluların hıristiyan halkla ilişkileri, aralarındaki yakınlıklar ve bunun sonucu gayr-i müslimlerin Selçuklulara bakışlarının seviyesini ve derecesini anlamaya çalışacağız.

a) Siyasi ve Askeri İlişkiler

Türkiye Selçukluları komşuları ile, ister müslim, ister gayr-i müslim olsun, çeşitli anlaşmalar yapmış, önce bu topraklarda tutunabilmenin yollarını aramış, daha sonra da bölgede hakimiyetlerini sürekli kılabilmek için her türlü fedâkârlığı, kahramanlığı ve cesareti göze almasını bilmişlerdir. Bunun için biz, konumuz bakımından, dikkat çekmek üzere bir kaç örnek üzerinde duracağız.

Daha devletin kuruluşundan itibaren Bizans'la ve diğer gayr-i müslimlerle ilişkiler görülmektedir: Süleyman-şah, Bizans'ta bazen imparatorları bazen de taht dâvâcılarını desteklemek sureti ile onların iç işlerine karışmış ve bu sayede gücünü arttırarak hâkimiyet alanını da genişletmiştir. İkinci Haçlı seferinin başladığını öğrenen Bizans İmparatoru Manuel, bu sırada Selçuklular üzerine yaptığı seferlere devam ediyor aynı zamanda da Selçuklular'la Bizanslılar arasında şiddetli savaşlar oluyordu. Fakat Haçlıların geldiğini haber alan İmparator, Selçuklular'la bir anlaşma yapma gereği duyarak, Haçlılar'a karşı birbirlerine yardım etmişlerdir. Hatta Anadolu'da Bizans'lı valilerin Haçlılar'ı imhada Türkler ile ittifak ettiklerine dair örnekler vardır. Gerçi Birinci Haçlı Seferindeki hâtıraları dolayısıyla Haçlıların da Bizanslılar'a asla güvenmediklerine dair rivayetlere rastlanmaktadır(26)

II. Kılıç Arslan'a karşı, Bizans İmparatoru Manuel'in başını çektiği bir ittifakta; Suriye'deki Franklar, Dânişmentli Yağıbasan, II. Kılıç Arslan'ın tahtında hak iddiâ eden Çankırı ve Ankara yöresini elinde bulunduran kardeşi Melik Şehinşah, Dânişmentli Kayseri Meliki Zünnûn ile Malatya'daki Zülkarneyn ve Musul Atabegi Nureddin Mahmud Zengî gibi müslüman ve hıristiyan yöneticiler yer aldılar. İmparatorun kurmaya muvaffak olduğu bu güçlü ittifâkı kırmak için, önce kendi yakınlarıyla temâsa geçen Sultan Kılıç Arslan, bundan sonuç alamayacağını anlayınca, ittifakın başını çeken Bizans İmparatoru ile bir anlaşma yapmak üzere 1162 yılında bizzat kendisi İstanbul'a giderek İstanbul'da günlerce kalıp İmparatorla bir anlaşma yaptığına dair rivâyetler kaynaklarda yer almış bulunmaktadır.(27)

Üçüncü Haçlı ordusunun başında gelen Alman İmparatoru Fredrik Barberos ile de, yukarıda belirttiğimiz ittifakın tam aksine, Haçlılarla Selçuklular arasında Bizanslılar'la Eyyûbiler'e karşı da benzer bir ittifak yapılmıştır.(28)

Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak, konuyu dağıtmamak için bu kadarla yetinerek, burada Selçuklularla gayr-i müslimlerin siyasî mücadeleleri sebebiyle karşılıklı olarak birbirlerine sığındıklarına dair bir iki örnek vererek bu konuyu geçeceğiz.

Bu konuda çok çarpıcı bir örnek I. Gıyâseddîn Keyhüsrev'in, Konya tahtını kardeşi Süleyman-şâh (II)'a terkettikten sonraki gurbet hayatıdır. Dokuz yıl süren bu dönemde, başlangıçta kendi akrabaları ile diğer Türk-Müslüman Beylere başvurduğunda onlardan iltifat ve itibar gördüğü halde, yanlarında kalabileceği yolunda bir ümit ışığı göremediğinden Bizans İmparatoruna sığınmak istemiştir.

Sultan Gıyâseddin'in İstanbul'a sürgün gelmesinden önce uğradığı Ermeni prensinin yanında kaldığı bir ay boyunca düzenlenen eğlencelerde Prens I. Leon'la birlikte yiyip içtiği görülmektedir. Ayrıca prensin sunduğu hediyelerine karşılık, Sultan Gıyâseddin de prense hil'ât giydirip, at hediye etmiştir.(29)

Sultan'ın İstanbul'da bulunduğu sırada bir Frenk ile yaptığı düellosunu, hem hıristiyanlar hem de müslümanlar birlikte seyretmişlerdir. Bu arada karşılıklı tezahürat yapıldığını vurgulayan İbn Bîbî, Sultan'ın başarısını herkesin takdir ettiğini ve Bizans İmparatoru III.Alexis'in Sultan'ın kazanmasından dolayı sevindiğini ve "ona dev yapılı atlardan, saklatun kumaşlardan, Rum ipekliklerinden, Dakyanus keselerinden , gümüş tenli Kıpçak kölelerden, ay yüzlü câriyelerden ev ve mutfak âletlerinden oluşan çok miktarda hediyeler" sunduğunu kaydetmektedir.(30)

Bu sâbık Selçuklu Sultanı, İstanbul'da İmparator tarafından iyi bir kabul görmüşse de burada da kalışı sürekli olamamıştır. Zirâ, İmparator da diğerleri gibi Süleyman-şâh'la bozuşmak istememiş olacak ki, Gıyâseddîn'i İstanbul'a bağlı bir adada bulunan kayınpederi Mavrozomes'in yanına göndermiş, Mavrozomes'in diğer bir kızı ile de Gıyâseddîn'i evlendirerek, kendisiyle bacanak olmasını da sağlamıştır. Bu durum, Gıyâseddîn'in burada kaldığı süre boyunca rahat bir hayat sürmesine imkan vermiş ve buradaki ikâmeti Konya'ya dönmesine kadar devam etmiştir.(31)

Buna karşılık Mavrozomes'in daha sonra "Komnen Emir" diye adlandırıldığını ve Gıyâseddîn'in hizmetine girdiğini görüyoruz. Bu hıristiyan emir, Alâeddin Keykûbât zamanında Ermeni krallığına karşı hazırlanan bir orduya kumandan olarak tayin edilmiştir. Hıristiyan olarak ömrünün sonuna kadar Selçuklu hizmetinde bulunan Mavrozomes'in, 1297 yılında genç yaşta öldüğü belirtilen bir yakınının da mezar taşının Konya dışında bir kilisede bulunduğu tespit edilmiştir. Gene "Komnenus" adıyla İmparator olan Mihael Palaelogus yıllarca Selçuklu ülkesinde yaşamıştır. Ünlü Ermeni-Bizans ailesi Taronites'ten gelen Gavras'lar da Türkler arasında yaşayanlardandır.(32)

Bizanslılar, Türklerden yardım istemişlerdir. Buna karşılık Türkler de hıristiyanlara başvurmaktan çekinmemişler, hatta onlara sığınmışlardır. Yukarıdaki örneklerde de gördüğümüz gibi zaman zaman birbirleriyle işbirliği yaparak, hem kendi çıkarlarını korumuşlar, hem de aynı yönetim altında bir arada yaşama örneği vermişlerdir.

 

b) Selçukluların Gayr-i Müslim Halkla İlişkileri

Sultanların, İmparatorların ve kumandanların siyasî mahiyet arz eden şahsî ilişkileri bir yana bırakılacak olursa, Selçuklu Türkiyesi'nde müslüman halkın yanında müslüman olmayanların da aynı hak ve imtiyazlara sahip olarak yaşamakta oldukları görülür.

İslâm tarihinde zaman zaman görülen zimmîlerin (yahudi ve hıristiyan), ayırıcı işâret taşımaları ve kıyâfet giymeleri uygulamasının Türkiye Selçuklularında itibar görmeyen bir siyaset olduğu bilinmektedir. Bu siyaset sebebiyle Türkiye Selçukluları sınırları içinde özellikle hıristiyan varlığının çok yüksek olduğu görülmektedir. Türlü belgelerden anlaşıldığına göre hıristiyan nüfusunun Anadolu'nun batı bölgelerinden doğusuna doğru gidildikçe artmakta olduğu da görülmektedir.

Selçuklular devrinde Konya ve Kayseri gibi bazı şehir ve vilâyetlerin dışında kalan Orta-Anadolu'nun tamamıyla Türkleştiğini gösteren belgeler, bu Türkleşmenin oluşumunu tarihî ve coğrafî sebeplerle izah etmemizi mümkün kılabilir. XIII. yüzyıldaki bu etnik durumu gösteren vesîkalar ile Türkçe adlar taşıyan sayısız köylerin varlığı bilinmektedir. Bu durum hıristiyan halkın Orta-Anadolu'da azaldığını ortaya koyar. Nitekim, 1173'de Ankara Metropoliti, İstanbul Synode meclisine başvurarak cemaatinin azlığı dolayısıyla geçim sıkıntısı çektiğinden şikayetle, Ankara'ya göre halkı daha yoğun olan Amasra "evek"liğine ki, derece ve unvan bakımından daha aşağı düzeyde olmasına rağmen, razı olduğunu bildirmesi, hıristiyan halkın bazı bölgelerde azalmış olduğunu ortaya koymaktadır.(33)

Yukarıda da işaret edildiği gibi, yerlilerin boşalttığı topraklar, Müslüman-Türkler'le dolduruluyordu. Böylece kalan yerlilerle, göçlerle gelen Türkler bir arada yaşamaya başlamışlar, zamanla Anadolu, hem hıristiyan halkın, hem de Türkmenlerin Selçukluların uyguladığı yerleştirme politikasıyla kaynaştıkları bir ülke olmuştur.

Selçuklu Devleti Anadolu'da düzenli ve adaletli bir yönetim kurmuştu. Bu durum gayr-i müslimlerin Selçuklulara güvenmelerine ve bağlanmalarına yol açmıştır. Kutbeddîn Şîrâzî'nin, 680/1281'de Sivas kadısı olduğu bilindiğine ve bu tarihten önce yazılan bir menşurdan anlaşıldığına göre hıristiyan ve putperestlerin bile mal ve mülklerini bu kâdî'nin resmî defterine (sicil, sâk ve benzeri vesikalar) kaydettirmeleri Selçuklu adaletine güvenin bir göstergesidir.(34) Daha sonra ele alacağımız iktisâdî ve ticarî hayatla ilgili örneklerde, özellikle ticaretle ilgilenen halkın Selçuklu idaresine bağlanmalarına yol açtığı görülecektir.

Selçuklu bürokrasisinde de gayr-i müslimlerin görevlendirilmiş olmaları, sadece devlet işlerinin görülmesine değil, aynı zamanda, müslüman olmayan halkın yöneticilere itimat duymalarına da sebep olmuştur. Nitekim Selçuklu bürokrasisinde görev alanlar arasında müslüman olmayanlar bulunduğu gibi, hıristiyan tabiplerin de Sultan ve vezirlerin tedavilerinde hizmet gördükleri bilinmektedir.(35)

II. Kılıç Arslan, Malatya Süryânî Patriği ile dostluk kurarak onunla Kitâb-ı Mukaddes üzerine münâkaşa ve sohbetler yapmıştır.(36) Rivâyete göre Malatya'da Süryânî (Ya`kûbî) tabib de Sultan Alâaddîn Keykûbâd'ın yakın dostu idi. Tıpta iyi bir uzman olmadığı halde Alâaddîn Keykûbâd, geçmiş hükümdarların hayatı, devrin şahsiyetleri hakkındaki bilgisi, güzel sohbetleri ve iyi Rumca'sı dolayısıyla onu yanından ayırmıyordu.(37) Belki bu yakınlıktan olacak ki, hıristiyan halk, Selçuklu Sultanlarını kendilerinden biri gibi saymışlardır. Bundan dolayı olsa gerek ki, yaptıkları resimlerdeki figürlerde Bizans İmparatoru ile Selçuklu Sultanı II. Mesud'u bir arada gösteren manzaraları kilise duvarlarına çizmişlerdir.(38) Mezhep farklılıkları yüzünden dindaşları ile yüzyıllardır kıyasıya mücâdele eden hıristiyanların, müslüman bir hükümdarın resmini kiliselerin duvarlarına çizdirmeleri ve buna tahammül göstermeleri her halde bu Sultan'a duydukları hürmetin ve Selçukluların hoşgörülü siyasetlerinin bir sonucu olsa gerektir.

Hemen Moğol istilasından bir kaç yıl önce vukû bulan Bâbâîler isyanı karşısında gerileyen Selçuklu ordusu Baba İshak'ın rûhâniyetinden korkarak savaşamayacak duruma gelmişti. Bunların üzerine sevk edilen orduya Necmeddîn Behram-şah kumanda ediyordu. Bu orduda Frank ve Gürcü askerleri de bulunuyordu. Âsîlere karşı savaşmak üzere öncü olarak hıristiyan askerleri sevk edilmişti. Selçuklu komutanlarda, Baba İshak'ın ölmezliği ve ona bağlı olanların yenilmeyeceği inancının hem halk hem de ordu içinde yaygınlığı sebebiyle Müslüman-Türk askerlerinin geri çekileceği endişesi vardı. Nitekim aynı endişe ile hıristiyan askerlerinin de âsilere hücum ederken alınlarına haç işareti yapmadan savaşa başlayamadıkları kaynaklarda belirtilmektedir.(39) Bu durum onların da Baba'nın maneviyatından korktukları inancını paylaştıklarını göstermektedir. Kırşehir dolaylarında Malya ovasında vukû bulan bu savaşta (1240) âsileri karşılayan hıristiyan öncü birlikleri, onların ilk hücumlarını etkisiz hale getirdikten sonra müslüman askerlerine de cesaret gelmişti ve ancak bundan sonra Bâbâîlerin manevi bir güce sahip olmadıkları görülmüştü. Bunun üzerine ordu toptan taarruza geçti.(40) Görülüyor ki, müşterek bir düşmana, müslümanlar ve gayr-i müslimler birlikte karşı koymuşlardır.

Selçuklu ordusunun Moğollar karşısında bozguna uğradığı Kösedağ Savaşından (1243) sonra, Malatya Sü-başısı Reşîdeddîn'in adamları ile birlikte kaçıp, şehrin idaresi başsız kalınca, Malatya'da müslüman ve hıristiyan halk, Süryani patriği Angur'un yönetiminde müşterek bir idare kurmuş ve bu iki topluluk birbirine bağlılık yemini etmişlerdi.(41)

Bu örneklerde de görüldüğü gibi, gerek hıristiyanlar ve gerekse müslümanlar Anadolu'da ortaya çıkan yönetimlerde, öncelikle kendi çıkarlarını, daha sonra da toplumun menfaatlerini gözeterek ortak kaderi paylaşmak suretiyle bu durumu kabullenerek bir arada yaşamaya alışmışlardır. Çok zaman siyasî ve askerî faaliyetler içinde; müslümanlar safında hıristiyanları, hıristiyanlar safında da müslümanları görmek mümkün olmaktadır. Hatta dinî gâyelerle de birbirini destekleyen bu farklı dinlere mensup grupların aynı zamanda şahsî çıkarları sebebiyle de bir araya geldikleri görülmektedir.

 

3. Selçuklularla Gayr-i Müslimlerin Karşılıklı Evlilikleri

Bilindiği gibi müslüman erkekler, gayr-i müslim kadınlarla din değiştirme gibi bir şart koşulmaksızın evlenebiliyorlardı. Ancak garip olan, müslüman bir erkeğin hıristiyan olmak şartıyla evliliğe zorlanması ve bu evliliğin gerçekleşmiş olmasıdır. İşte Selçuklu Türkiye'sinde meydana gelen bu olaylardan birkaç misalle söz etmek yerinde olacaktır. Zirâ bir arada yaşamanın en güzel örneği şüphesiz evliliklerle bir araya gelerek kurulan aile yuvalarında verilmiş olur.

Anadolu'da Selçuklu Türkler'i arasında müslüman olmayan kadınlarla evlilikler, yalnızca çok güzel esir kadınların ele geçirildiği başlangıç dönemlerine has bir olay olarak kalmamıştır. Daha sonra da Türkler ile Gürcüler ve Ermeniler hatta, Türkler ile Bizanslılar arasında da bu tür evlilikler her iki tarafça da eşit düzeydeki kimseler arasındaki evlilikler olarak yorumlanmıştır. Bu nedenle Sultanların ailelerinin arasında çok sayıda hıristiyan kadın ve erkek bulunabiliyordu. Keyhüsrev I ve Keyhüsrev II'nin anneleri Grek asıllı idiler. Keyhüsrev II'nin iki, hatta üç oğlunun anneleri de hıristiyandı. Sultanların eşleri arasında yalnız Ermenilerle karşılaşmıyoruz; çünkü, Ermenilerin siyâsî bir gücü yoktu. Oysa İstanbul'daki Lâtin İmparatoru'nun akrabası bir Fransız kadını bile bu listede görülmektedir.(42) Gerçi bürokrat veya halktan erkeklerin Ermeni kadınlarla evlendikleri de biliniyor.

Yabancılarla evlenen müslümanlar, sadece Sultanlardan ibaret değildir. Bunlar arasında emirler, beyler veya halktan diğer kimselerde bu tür evlilikler yapmışlardır. Babinger, I. Haçlı ordusunun Anadolu'dan geçişi sırasında kibar bir çok Frenk kadınının Selçuklu Beyleri ve ileri gelenleri ile evlendiklerinden söz ederek, bunlar arasında Toulouse ve St. Gilles Kontu Raimont IV (1042-1105)'un kız kardeşi İzabella ile I. Kılıç Arslan'ın evlendiklerinden bahsetmektedir.(43)

Bu evliliklerde dikkatimizi çeken bir husus, saraya gelin olarak gelenlerin dinlerini değiştirmeye zorlanmadıklarıdır. Nitekim Alâeddin Keykûbâd I Alâiye hâkimi Kyr Vart'ın kızı ile evlendiği ve kendisi ölünceye kadar bu hanımın kendi dininde kaldığı bilinmektedir. Daha sonraları Mahperî Hatun diye anılan bu kadının, müslüman olduğu anlaşılmaktadır.(44) Alâeddin Keykûbât'ın büyük oğlu Gıyâseddin Keyhüsrev II de Gürcistan kraliçesi Rosudan'ın kızından başka; biri Konyalı bir zengin, diğeri de bir papaz olan iki hıristiyanın kızları olmak üzere üç hıristiyan kadınla evli idi. Muhtemeldir ki, bu kadınların her üçü de din değiştirmeye zorlanmamışlardır. Nitekim, Gürcü prensesi memleketinden beraberinde getirdiği papazlara, dînî tasvirlere, hıristiyan maiyetine ve sarayda kendilerine mahsus bir kiliseye sahip olarak bir müddet yaşamıştır. Ancak, Anadolu'da "Gürcü Hatun" adı ile tanınan ve sonra da Muineddîn Pervâne ile evlenen bu kadının erkenden müslüman olduğu anlaşılmaktadır. Zirâ, Gürcü Hatun'un Mevlânâ dahil, âlim ve dervişlerle sıkı sohbet ve münasebetlerde bulunduğu ve hayırseverliğiyle tanındığı bilinmektedir.(45)

Bu örneklere aykırı bir evlilik Dânişmend Gazî'nin kızının Antakya'ya giderek Frank prensi Roger ile evlenmesi(46) ve aşağıda genişçe ele alacağımız bir Selçuklu şehzâdesinin hıristiyanlığı kabul etme şartı ile Gürcü prensesi ile evliliği hadisesidir.

Bu örneklerden anlaşılıyor ki, hem müslümanlarla evlenen, hem de müslüman olmayanlarla evlenenler, ister siyasî evlilik yapmış olsunlar, isterse kendi arzu ve istekleriyle evlenmiş olsunlar, müslümanlarla müslüman olmayanların müşterek bir hayat kurabileceklerini, bir arada yaşayarak, hoşgörü içinde birlikteliklerini sürdürebileceklerini göstermişlerdir. Yukarıda da işaret edildiği gibi, evlenmeler, sadece Sultanlar ve ileri gelenler arasında olmamış, aynı zamanda halk arasında, çeşitli kesimlerin kadınları ve kızlarıyla da evlilikler tesis edilmiştir. Şüphesiz ki, aynı şehirde yaşayanların birbirleriyle her türlü alış-verişte bulundukları göz önüne alınırsa, bu arada evliliklerin de olabileceği muhakkaktır.

 

4. Anadolu'da Gayr-i Müslimler ve Din Değiştirmeler

Bilindiği gibi, İslâm Hukukunda müslümanlığı kabul eden gayr-i müslimler ihtida, müslümanlıktan çıkıp bir başka dine girmiş olanlar da irtidat etmiş sayılırlar. Selçuklu Türkiye'sindeki olayları incelerken hem ihtida, hem de irtidat hadiselerine rastlandığı görülmektedir. Ancak biz, bu olayları karşılıklı din değiştirmeler şeklinde ifadelendireceğiz. Öncelikle Anadolu'da yaşayan gayr-i müslimlerin durumları hakkında genel bir değerlendirme yaptıktan sonra karşılıklı din değiştirmeleri ele almak sanırım daha yararlı olacaktır.

Anadolu'da değişik din ve mezheplere mensup bir nüfus yoğunluğunun görülmeye başladığı XI. yüzyıl sonlarında, özellikle hıristiyanlarla müslümanlar Anadolu'daki halkın temel iki unsurunu oluşturmuşlardır. Bunlardan müslüman unsurlar, Bâbâî hareketi hariç, hıristiyanlara göre daha uyumlu bir görünüm sergiliyorlardı. hıritiyanlar ise, Rumlar, Ermeniler ve Süryânîler ile Yâkubîlerden oluşuyor idi. Bunlar eskiden olduğu gibi Selçuklu yönetiminde de birbirleriyle uyum içinde değillerdi. Tarihî, dinî ve etnik sebeplerle izah olunabilecek bu uyumsuzluğu Selçuklular, ayırım gözetmeksizin her mezhebe ve her etnik unsura eşit davranarak bertaraf etmeye gayret sarf etmişlerdir.

Aralarındaki çok şiddetli çatışmalara rağmen, nesiller boyunca müslüman Türkler ile hıristiyan Rumlar, birbirleriyle kendi dindaşlarıyla olduğundan daha yakın ilişki içinde idiler. Bu her iki din mensubu birbirlerini teoride "kâfir" olarak nitelendirirler idi. Ama gerçek hayatta, kâfir saydıkları bu farklı din mensuplarının arasında bile kendilerini, kendi akraba, dost ve yakınları ile birlikte vatanlarındaymış gibi hissettiklerini düşünmek çok mübalağalı olmasa gerektir.

Ermeni hiyerarşisi Türk Anadolu'sunda diğerleri gibi varlığını sürdürmüştür. Kilise toplantılarının yapıldığını bildiren tarihî bilgilerden Kayseri, Malatya, Sivas, Niksar ve Göksun'da Ermeni piskoposluklarının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Selçuklu ve Dânişmendli topraklarında en az, Monofizitlerle karşılaşılmakta idi. Monofizitler toplumsal yapıda daha mütevazı bir konumda idiler. Hiç bir siyasi beklentileri yoktu. Bu yüzden Selçuklu Devletine bir güçlük çıkarmıyorlardı. Hatta müslümanların Bizanslılar karşısında elde ettikleri zaferler onları memnun ediyordu. Ünlü patrikleri Suriyeli Mihael'in Vekâyinâmesinde baştan başa bu duyguları görmek mümkündür. Selçuklu Anadolu'sunda Süryânî ve Ermeni yazıları ile yazılmış İncillerin bulunması, Selçukluların bu toplulukları bünyelerinde barındırdıklarının en açık göstergesidir.

Selçukluların uyrukları arasında Roma kilisesine bağlı olanlar yoktu. Gerçi Roma kilisesine bağlı Frank komşularıyla münasebetleri varsa da, onlarla çatışma halinde değiller idi.

Bizanslılar döneminde Anadolu'nun iç kesimlerinde yahudiler azdı. Antalya'da bazı yahudi gruplar vardı ve Selçukluların fetihlerinden sonra da onlar bu şehirde varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. İbn Batuta, Aydınoğullarının başşehrinde bir yahudi doktordan söz etmektedir. Konya'da da bir yahudi mahallesinin varlığından haberdarız.

Müslüman olmayan unsurların bir teb`a olarak yaşadıkları Selçuklu Anadolu'sunda, hâkim Türklerin idaresinde, gittikçe güçlenen İslâm Medeniyetinin ve Selçuklunun adâletli ve hoşgörülü yönetiminde yerlilerin İslâma girdikleri görülüyor; toptan olmasa bile, münferit ihtida hadiseleri vukû buluyordu.(47)

 

a) Müslümanlığı Kabul Edenler

Anadolu'nun İslamlaşması başlı başına ele alınması gereken bir konu olduğu için burada teferruata dalmadan, sadece birkaç örnek vermekle yetineceğiz. Öncelikle evlenmek suretiyle müslümanlığı kabul edenleri ele alalım.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, evlilikler sonucu müslümanlığı benimseyenler olmuştur. Fakat, hem Sultanların, hem de diğer insanların evlendiklerinde eşlerini din değiştirmeye zorlamayıp, kendi dinlerinde serbest bıraktıkları görülmektedir. Bunlar arasında hayatı boyunca kendi dini üzerine yaşayanların bulunduğu da bilinmektedir.(48)

Türkiye Selçuklularında toplu ihtidâya örnek olarak kaydedilen bir hâdise var ki, bu, II. Haçlı Seferi sırasında vukû bulan bir hadisedir. Selçuklu Sultanı Mes`ud'un Bizans, Alman ve Fransa İmparatorları idaresindeki ordularını, ayrı ayrı bölgelerde yendikten sonra, bir kısım Haçlı askerlerini Antalya bölgesinde takip ettiği sırada Rumların bu Frank askerlerine hile ile hıyanet ettikleri görülür. Zira bir kısmı yaralı, açlık, hastalık ve yoksulluk içinde ızdırap çeken bu Haçlılardan, dindaşları Rumlar ellerindeki paraları tehdit ve hile ile almışlar ve onları hasta ve aç olarak ölüme terk etmişler, hatta bir kısmını da öldürmüşler. Bu durumu gören Selçuklu ordusuna mensup Türkler, birkaç gün önce savaştıkları bu askerleri himayelerine almışlar, açları doyurmuşlar ve hastaları tedavi etmişlerdir. Hatta Türkler, Rumların Haçlılardan zorla ellerine geçirdikleri gümüşleri Rumlardan satın alarak fakir Haçlılara dağıtmışlardır. Bu hâdiseyi anlatan bu sefere katılmış olan Frank tarihçi Odon de Deuil; "Dindaşları Rumların zulmünden kaçarak müslümanların nezdinde emniyet, himaye ve merhamet arayan Haçlılardan üç binden fazla gencin Türklere katıldığı söyleniyor. Ah merhamet!.. Sen her türlü ihânetten daha zâlimsin!.. Müslümanlar onlara ekmek verdiler; fakat dinlerini satın aldılar. Bununla birlikte Türkler, bu iyiliklerine karşılık hiç birini din değiştirmeye zorlamadılar"(49) derken, toplu müslümanlığı kabule bir örnek vermektedir. Aynı zamanda, Selçukluların dînî siyasetleri bakımından da çok önemli bir olayı, bizzat bu olayların içinde bulunan bir vakânüvist olarak kaydetmek suretiyle bize tarihî bir vesîka bırakmış bulunmaktadır.(50)

Selçuklu Türkiye'sinde gayr-i müslimlerin görmüş oldukları müsâmaha sebebiyle bazılarının müslümanlığı seçmiş olmaları normal karşılanabilir. Esirlerle İğdişlerin dışında, bazı kimselerin de ya yükselme amacıyla soyluların, ya da evliliklerinde daha mutlu olacakları düşüncesiyle müslüman erkeklerle evlenmiş olan kadınların kendi arzu ve istekleri ile müslümanlığı kabul ettikleri görülmektedir.(51) Buna karşılık, bir kez daha belirtmek gerekir ki Selçuklu hizmetine giren bir çok hıristiyan aile var ki, Selçuklular arasında yüksek mevkiler elde ettikleri halde müslümanlığı kabul etmemişler, belki de buna zorlanmamışlardır.(52)

 

b) Hıristiyanlığı Kabul Edenler

Türkiye Selçuklularında saltanat mücadeleleri sebebiyle kardeş kavgaları bazen, kardeşlerin birbirlerine üstünlük elde etmeleri sonucunu doğurmuştur. Nitekim daha sonra Konya tahtına ikinci defa geçecek olan Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev (öl.1211) birinci saltanatından uzaklaştırılması üzerine dokuz yıla yakın İstanbul'da yaşamak zorunda kaldığını yukarıda belirtmiştik. Bizans İmparatorunun himâyesinde bulunduğu bu dönemde kendisinin İstanbul'da vaftiz edildiğine dair bir rivayet, daha çok hıristiyan kaynaklarında yer almakla birlikte müslüman kaynaklarda veya diğerlerinde teyid edilmemektedir.(53)

Yukarıdaki rivayete benzer bir kayıtta Haçlı kaynaklarında yer almaktadır. Buna göre, II. Kılıç Arslan da gizli Hıristiyan olarak kabul edilmektedir.(54) Aynı şekilde ikinci bir rivâyete daha rastlıyoruz. O da, II. İzzettin Keykâvus ile ilgilidir. II. İzzettin Keykâvus, Moğollar karşısında, tahtını ve Türkiyeyi terkedip, önce İstanbul'a gitmiştir. İstanbul'da ikâmeti sırasında Patrik Arsinos'un II. İzzetttin Keykâvus'a çok yakınlık göstermiş olması bir takım dedikodulara yol açmış, hatta Psidia eveki de; Patriğin Keykâvus'u hıristiyan yapmaya çalıştığını, bunda da başarılı olduğunu ileri sürer. Gerçi Keykâvus kısa bir süre sonra Hülâgû'nun baskını ile hapsedilmiş daha sonra da Kırım'a götürülmüş ve orada ölmüştür. Ancak beş oğlundan biri çok küçük yaşta İstanbul'da kalmış, Bizanslılar bir takım Selçuklu beylerini zorla hıristiyan yaptıkları ya da öldürdükleri sırada bu şehzâdeyi de hıristiyan terbiyesinde yetiştirerek ona "Melik Konstantin" adını vermişlerdir. Bizanslıların bu Selçuklu şehzâdesine ve oğullarına Selânik civârında Kareferiya'yı dirlik olarak verdikleri ve Yıldırım Bâyezid'in burada bu şehzâdenin soyundan olanlarla karşılaştığı rivayeti Osmanlı kaynaklarına kadar geçmiştir.(55)

Bu son Şehzâde ile ilgili bilgiler tarihî kaynaklarca teyid edilebilmektedir. Ancak gerek Gıyâseddin Keyhüsrev, gerekse II. Kılıç Arslan ile II.İzzettin Keykâvus ile ilgili rivayetler tarihî bakımdan doğrulanamamaktadır. Sadece Selçuklu Sultanlarının patriklere, hıristiyan din adamlarına gösterdikleri yakınlık, sanki Sultanların, onların dinlerindenmiş gibi gösterilmelerine yol açmıştır. Halbuki, Selçuklu Sultanlarının sahip oldukları İslâmiyet'e hizmet ideali ve İslâm anlayışlarındaki hoşgörü ve İslâm'ın dışındaki dinlere de eşit davranma siyasetleri gereği göstermiş oldukları ilgilerinin, bazı hıristiyan yazarlarının yanılmalarına sebep olduğunu düşündürmektedir.

Selçuklu Tarihi uzmanlarından Prof. Dr. Osman Turan, Sultanlarla ilgili bu rivayetler üzerine şu değerlendirmeyi yapma ihtiyacını duymuştur: "Selçuk Sultanlarının dinî müsamahalarını kavrayamayan hıristiyan müelliflere ait bu masallar sadece kendi şuurlarında kalan tesirleri göstermek bakımından ehemmiyet taşır. Filhakîka, İslâm din ve medeniyetinin üstünlüğü ve Türklerin dinî bağlılığı münâsebetiyle Selçuk Sultanlarının hıristiyanlığa karşı temâyül duymaları düşünülemez. Esasen bu hükümdarlar kuvvetli bir İslâm kültürü ve terbiyesiyle yetişiyordu."(56)

Her ne kadar Osman Turan, yukarıdaki ifadelerinde kesin hükümlerle Selçuklu Sultanlarının hıristiyanlığa temâyül etmeyeceklerini belirtmişse de "istisnâların kâideyi bozmayacağı" fehvasına dayanarak bir-iki aykırı örnek üzerinde durmak gerekir.

Gürcistan kraliçesi Thamara, II. Kılıç Arslan'ın medh ve şöhretini duyduğu oğullarından Süleyman-şâh'a evlenme teklif eder. Bu teklifi reddettiği halde, Gürcü kaynakları bunu Süleyman-şâh'ın kraliçenin güzelliğini duyarak âşık olduğunu, din değiştirerek kraliçe ile evlenmek istediğini naklederler. Bu evlilik daha sonra Selçuklu tahtına geçen bu şehzâde ile tahakkuk etmemişse de Erzurum Saltuklu hükümdârı İzzüddin Saltuk (1145-1174)'un torunu Muzafferüddin'in dinini değiştirmesine razı olması ile gerçekleştiğine dair rivâyetler Gürcü kaynaklarında yer almaktadır.(57)

Aynı kraliçe ile daha sonra bu defa Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan'ın torunu ve yukarıda adı geçen Süleyman-şâh'ın yeğeni Erzurum Meliki Muğîseddîn Tuğrul-şah'ın oğlu evlenmiştir. Gürcistan kraliçesinin nâibi olabilmek için hıristiyan olma şartını kabul eden bu Selçuklu Şehzâdesinin h.620/m.1223 yılında kraliçe ile evlenerek Gürcü hil`atini giyerek başına haç işaretli bir serpuş geçirmesi tarihte; "benzeri işitilmedik garip bir olay" olarak nitelendirilmiştir.(58) Nitekim bu evlilikten bir oğlan ve bir kız dünyaya gelmiş olup yukarıda belirttiğimiz, II. Gıyâseddin Keyhüsrev'in eşi olan Gürcü Hatun bu adı bilinmeyen Şehzâdeden dünyaya gelen Gürcü prensesidir.(59)

Din değiştirmelere sebep olan bu evliliklerin arka planında siyâsî sebeplerin yattığı âşikârdır. Gürcistan krallığının ele geçirilmesi niyeti ile yapıldığı görülen bu evliliğin yürümediği, bir süre sonra da şehzâdenin kraliçe tarafından hapsedilip, saraydan ve merkezden uzaklaştırıldığı kaynaklarda belirtilmektedir.

Herşeye rağmen, aynı topraklarda yaşayan bu insanların ister değişik menfaatler gözeterek, ister kendi arzu ve istekleriyle olsun karşılıklı olarak dinlerini değiştirebilecek kadar, birbirlerine yakınlık hissetmeleri, birarada yaşamanın ortaya konulmuş en açık tecrübesidir denebilir.


Kaynak:http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dy/WebYayinOku.aspx?Sayfa=4&ID=11













Okunma: 261

Yazıya Yapılan Yorumlar
Yorum Yaz